TÜKETİCİNİN FATURALARINA YANSITILAN KAYIP KAÇAK BEDELİ

Etiketler

Tüketicinin faturalarına yansıtılan kayıp kaçak bedeli
TÜKETİCİNİN FATURALARINA YANSITILAN KAYIP KAÇAK BEDELİ

(Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na Tüketicilere Yapılacak Elektrik Satışlarında Uygulanacak Fîyatlandırmaya Esas Unsurları Tespit Etme Görevi Verildiği/Sınırsız Bir Fiyatlandırma Unsuru Belirleme Yetkisi ve Görevi Verilmediği – Abone Sözleşmesinde de Bu Hususlarda Bir Anlaşma Bulunmadığı/Kayıp Kaçak Bedellerinin Tüketiciye İadesine Dair Kararın Doğru Bulunduğu)

T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
E. 2015/5044
K. 2016/4997
T. 31.03.2016
* KAYIP KAÇAK BEDELLERİNİN TÜKETİCİYE İADESİ KARARININ İPTALİ DAVASI (Davacı Satıcının Yaptığı Bu Kesintilerin Yasal Bir Dayanağı Bulunmadığı/Tüketicinin Hangi Hizmetin Karşılığında Ne Bedel Ödediğini Bilmesinin Şeffaflık Hukuk Devletinin Vazgeçilmez Unsurlarından Olduğu – Abone Sözleşmesinde Bu Hususlarda Bir Anlaşma Bulunmadığından Mahkemece Davanın Reddine Karar Verilmesi Gerektiği)
* TÜKETİCİNİN FATURALARINA YANSITILAN KAYIP KAÇAK BEDELİ (Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na Tüketicilere Yapılacak Elektrik Satışlarında Uygulanacak Fîyatlandırmaya Esas Unsurları Tespit Etme Görevi Verildiği/Sınırsız Bir Fiyatlandırma Unsuru Belirleme Yetkisi ve Görevi Verilmediği – Abone Sözleşmesinde de Bu Hususlarda Bir Anlaşma Bulunmadığı/Kayıp Kaçak Bedellerinin Tüketiciye İadesine Dair Kararın Doğru Bulunduğu)
* SÖZLEŞMEDE BULUNMAYAN HUSUSLARDA TÜKETİCİDEN BEDEL TAHSİLİ (Kayıp Kaçak Bedelleri/Abone Sözleşmesinde Bu Hususlarda Bir Anlaşma Bulunmadığından Mahkemece Davanın Reddine Karar Verilmesi Gerektiği – Davacı Satıcının Yaptığı Bu Kesintilerin Yasal Bir Dayanağı Bulunmadığı/Tüketicinin Hangi Hizmetin Karşılığında Ne Bedel Ödediğini Bilmesinin Şeffaflık Hukuk Devletinin Vazgeçilmez Unsurlarından Olduğu)
4628/m. 4
ÖZET : Davacı vekili, tüketicilerden tahsil edilen kayıp kaçak bedellerinin tüketiciye iadesine dair Tüketici Sorunları Hakem Heyeti Kararlarının iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Tüketici olan vatandaşın faturalara yansıtılan kayıp-kaçak bedelinin hangi miktarda olduğunun apaçık denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne bedel ödediğini bilmesi, şeffaflık hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Abone sözleşmesinde bu hususlarda bir anlaşma bulunmadığından, davacı satıcının yaptığı bu kesintilerin yasal bir dayanağı bulunmamaktadır. Mahkemece; davanın reddine karar verilmesi gerekir.
Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na tüketicilere yapılacak elektrik satışlarında uygulanacak fîyatlandırmaya esas unsurları tespit etme görevi verilmiştir. Bu husus 1 kw elektrik enerjisinin tüketicilere ulaşıncaya kadar ki maliyet ve kâr payı olup, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na sınırsız bir fiyatlandırma unsuru belirleme yetkisi ve görevi verilmemiştir.
DAVA : Taraflar arasındaki Tüketici Sorunları Hakem Heyeti Kararının iptali davasının yapılan muhakemesi sonunda nıahali mahkemece verilen hüküm Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kanun yararına temyiz edilmiştir.
KARAR : Davacı vekili, asıl ve birleşen davalardaki dava dilekçelerinde; tüketicilerden tahsil edilen kayıp kaçak bedellerinin tüketiciye iadesine dair Tüketici Sorunları Hakem Heyeti Kararlarının iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Mahkemece, dosya kapsamına göre; 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4. maddesinin 2. fıkrasında kurumun bu kanunda yer alan fiyatlandırma esaslarının tespit etmekten sorumlu olduğunun belirtilildiği, kayıp kaçak bedeli kurumun kanunun kendisine verdiği yetki çerçevesinde belirlediği bedel olup, tarifenin uygulanması şirketler tarafından yasal bir zorunluluk olduğundan satış lisansı sahibi dağıtım şirketlerinin tarifeleri uygulayıp uygulamama ve kayıp kaçak bedelinin tahsil edip etmeme gibi insiyatifleri bulunmadığı, bu nedenle tarifelere uyma yükümlülüğünün bir gereği olarak kayıp kaçak bedeli faturalar da yer aldığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davaların ayrı ayrı kabulüne karar verilmiştir.
Hüküm, tarafların temyiz etmemesi üzerine kesinleşmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca; “Elektrik enerjisini kaçak kullanmayan abonelerden kayıp-kaçak bedeli alınamayacağı, diğer bir ifadeyle kayıp-kaçak bedelinin faturalara yansıtılamayacağı” belirtilerek, hükmün HUMK nun 427/6.maddesi uyarınca kanun yararına bozulması talep edilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 21/05/2014 gün, 2013/7-2454 Esas-679 Karar sayılı ilamında da vurgulandığı gibi; 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4.maddesinde de açıkça anlaşılacağı üzere, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na tüketicilere yapılacak elektrik satışlarında uygulanacak fîyatlandırmaya esas unsurları tespit etme görevi verilmiştir.
Bu madde de anlatılmak istenen hususun 1 kw elektrik enerjisinin tüketicilere ulaşıncaya kadar ki maliyet ve kâr payı olup, yoksa Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na sınırsız bir fiyatlandırma unsuru belirleme yetkisi ve görevi vermediği açıktır.
Bununla birlikte, tüketici olan vatandaşın faturalara yansıtılan kayıp-kaçak bedelinin hangi miktarda olduğunun apaçık denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne bedel ödediğini bilmesi, şeffaflık hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarındandır. Abone sözleşmesinde bu hususlarda bir anlaşma bulunmadığından, davacı satıcının yaptığı bu kesintilerin yasal bir dayanağı bulunmamaktadır.
Bu itibarla, mahkemece; davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılıgı’nın Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427/6. maddesine dayalı Kanun yaranna bozma isteğinin kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere KANUN YARARINA BOZULMASINA, gereği yapılmak üzere kararın bir örneğinin ve dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, 31.03.2016 gününde oybirliği ile karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/tuketicinin-faturalarina-yansitilan-kayip-kacak-bedeli

Kaynak: wwwhukukihabernet

BOŞANMA DAVALARINDA İSPAT VE HUKUKA AYKIRI DELİL SORUNU

Etiketler

Boşanma davalarında ispat ve hukuka aykırı delil sorunu
BOŞANMA DAVALARINDA İSPAT VE HUKUKA AYKIRI DELİL SORUNU

Boşanma davaları, kişilerin özel alanlarıyla doğrudan ve sıkı sıkıya ilgili olan olguların mahkeme önünde delillerle ispatlanmasını gerektirmektedir. Bu nedenle, boşanma davasında ispat için ne şekilde delil toplanabileceği, hangi delillerin hukuka aykırı sayılıp hangi delillerin mahkemece değerlendirmeye alınabileceği, özel olarak üzerine tartışılması gereken bir husustur.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 189/2’ye göre, hukuka aykırı olarak elde edilen deliller mahkeme tarafından bir olgunun ispatında dikkate alınamayacaktır. Pekcanıtez’e göre, genel anlamda kişilik hakkının ihlali sonucu elde edilen deliller, gizli olarak doğrudan yapılan ya da telefon görüşmesinin banda kaydedilmesi suretiyle edinilen deliller, güvene dayalı bir konuşmanın diğer tarafın haberi olmaksızın dinlenilmesi suretiyle edinilen deliller, bir tanığın evli bir çifti evlerinden gizlice gözetlemesi ve buna dayalı olarak boşanma sebebi hakkındaki açıklamaları, gizlice video kaydı altına almayla edinilen deliller, mektup ve posta yoluyla iletişimin gizliliğinin ihlali sonucu edinilen deliller, gizlice edinilen deliller ve ceza yargılaması usulüne aykırı bir şekilde edinilmiş deliller kural olarak hukuka aykırı deliller olarak kabul edilmektedir (Medeni Usul Hukuku, s. 599 vd).

Fakat örneğin, bir taşınmazda bulunan güvenlik kamerası kayıtlarının o taşınmazda oturan kişi yararına kullanılmasında hukuka aykırılık yoktur veya telefon görüşmesi sırasında karşı tarafın izninin bulunması halinde bu delil hukuka aykırı delil olarak kabul edilmez (a.g.e., s. 600-601).

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte, m. 189/2 hükmünün, hukuka aykırı bir biçimde elde edilen delilin uygulanmasının kesin olarak yasakladığı görülmektedir (Akil, Yargıtay Kararları Işığında Medeni Yargılama Hukukunda Hukuka Aykırı Biçimde Elde Edilmiş Delillerin Değerlendirilip Değerlendirilemeyeceği Meselesi, 1245 vd.). Bununla birlikte, Yargıtay kararlarında konunun ele alış biçiminin, özellikle de boşanma davaları yönünden, daha esnek bir yaklaşım sergilediği görülmektedir.

Hukuk Genel Kurulu’nun 25.9.2002 tarih ve E. 2002/2-617 K. 2002/648 sayılı kararında eşlerden birinin tuttuğu günlüğün diğer eş tarafından delil olarak ileri sürülebileceği kabul edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu kararında, şu değerlendirmelere yer verilmiştir: “Hukuka aykırı yollardan elde edilmemiş deliller ise yasak bir delil olarak değerlendirilemez.

Boşanma davası zaten kişilerin özel yaşamını ilgilendiren bir davadır. Koca eşi ile birlikte yaşadıkları mekanda ele geçirdiği eşine ait fotoğrafları, not defterini veya mektupları mahkemeye delil olarak verirse, bu deliller hukuka aykırı yollardan elde edilmediğinden mahkemede delil olarak değerlendirilir. Aynı evde yaşayan kadın, kocanın bu delilleri ele geçirilebileceğini bilebilecek durumdadır. Kocanın yatak odasındaki bir dolabın içinde yada yatağın altında kadın tarafından saklanan bir not defterini ele geçirmesi, bu mekanın eşlerin müşterek yaşamlarını sürdürdüklerini bir yer olduğundan kadın gizli mekan kabul edilemez. Hiç kimse evindeki bir mekanda bulduğu bir delili hukuka aykırı yollardan ele geçirmiş sayılamaz. Diğer taraftan özel hayatın gizli alanları, özel hayatın gizli alanını ilgilendiren delillerle ispat edilebilir. Nasıl ki, kadın başka bir erkekle müşterek hanedeki yatak odasında sevişirken koca tarafından kapı kırılarak içeri girilmesinde hukuka aykırılıktan söz edilemezse, ortak yaşanan evde bulunduran not defterinin elde edilmesi de hukuka aykırı olarak değerlendirilemez. Eşlerin evliliğin devamı süresince birbirlerine sadık kalmaları yasal bir zorunluluktur. Kadının bu konulardaki özel yaşamı, evlilik ile bir araya geldiği hayat arkadaşı kocayı da en az kadın kadar ilgilendirmektedir. Bu nedenle de davalıya ait hatıra defterinin delil olarak değerlendirilmesinde kuşkuya düşmemek gerekir.”

Bu yönüyle, Yargıtay’ın boşanma davalarındaki yaklaşımının, eşlerin birlikte yaşadığı ortak konutta bulunan fotoğraf, not defteri, günlük benzeri ispat araçlarının hukuka aykırı bir şekilde edinilmiş delil sayılamayacağı yönündedir. Zira eşlerin ortak bir şekilde yaşadığı konutta tuttukları eşyaların diğer eş tarafından ele geçirilmesi, eşyaların bulunduğu alan her iki eşin ortak yaşam alanı olduğundan, özel hayatın gizliliğinin veya kişi haklarının ihlali olarak değerlendirilemeyecektir. Söz konusu somut olayda, Yargıtay, delilin hukuka aykırı bir şekilde edinilmediğine hükmetmiştir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 20.10.2008 tarih ve E. 2007/17220 K. 2008/13614 sayılı kararında ise; “Sunulan delil, eşlerin birlikte yaşadıkları konutta, davalının bilgisi dışında koca tarafından hazırlanan bir sistemle elde edilmiştir. Yapılan bilirkişi incelemesi sonucu, ( CD )’deki ses kayıtlarının, orjinal olduğu, üzerinde ekleme, çıkarma, kesinti ve kopyalama bulunmadığı tesbit edilmiştir. Davalı-davacı, kayıt altına alınan konuşmaların kendisine ait olmadığına ilişkin bir iddia ileri sürmemekte, bu delilin özel hayatının gizliliği ihlal edilerek elde edildiğini belirterek karşı çıkmaktadır. (…), evlilik birliğinde eşlerin, evliliğin devamı süresince birbirlerine sadık kalmaları da yasal bir zorunluluktur. ( TMK.m.185/3 ) Eşlerden birinin, bu alana ilişkin özel yaşamı, evlilikle biraraya geldiği ve birlikte yaşadığı hayat arkadaşı olan diğer eşi de en az kendisininki kadar yakından ilgilendirir. O nedenle, evlilikte, evlilik birliğine ilişkin yasal yükümlülükler alanı, eşlerin her birinin özel yaşam alanı olmayıp, aile yaşamı alanıdır. Bu alanla ilgili de eşlerin tek tek özel yaşamlarının değil bütün olarak aile yaşamının gizliliği ve dokunulmazlığı önem ve öncelik taşır. Bu bakımdan evliliğin yasal yükümlülükler alanı , diğer eş için dokunulmaz değildir. Bu nedenle, eşinin sadakatinden kuşkulanan davacı-davalının, birlikte yaşadıkları her ikisinin de ortak mekanı olan konutta, eşinin bilgisi dışında ses kayıt cihazı yerleştirerek , eşinin aleni olmayan konuşmalarını kaydetmesinde bu suretle sadakat yükümlülüğü ile bağdaşmayan davranışlarını tesbit etmesinde özel hayatın gizliliğinin ihlalinden söz edilemez ve hukuka aykırılık bulunduğu kabul olunamaz” denilmiştir.

Yargıtay’ın bu kararında da, söz konusu ses kaydının eşlerin ortak yaşadıkları konutta alınmış olduğu vurgulanarak bu delilin elde edilme yöntemi hukuka aykırı kabul edilmemiştir. Söz konusu karar, öğretide eleştirilmiştir (Pekcanıtez, s. 598). Başka bir görüş ise, söz konusu kararı isabetli bularak, hukuka aykırı delil sunan davacının hukuken korunmaya değer menfaati ile delilin elde edilmesindeki yöntemin hukuka aykırılığındaki ağırlık arasında bir denge olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmüştür (Akil, s. 1260).

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 17.9.2013 tarihli E. 2012/21108 K. 2013/21067 sayılı sonraki bir kararında ise, karşı oy yazısında “Sunulan delil, davalı-davacının, davalı-davacı eşine hediye ettiği bir cep telefonuna “casus program” yükleyerek yaptığı konuşmaların onun rızası dışında kaydedilmesi suretiyle elde edilmiştir. Davacı-davalı tarafından bu şekilde elde edilen delil hukuka aykırı elde edilmiş delil niteliğindedir. Davalı-davacı, kayıt altına alınan konuşmaların kendisine ait olmadığına dair bir iddia ileri sürmemekte, bu delilin özel hayatının gizliliği ihlal edilerek hukuka aykırı şekilde elde edildiğini belirterek karşı çıkmaktadır. (…)Bir delilin elde edilişi, kişilerin Anayasayla tanınmış haklarının ihlali suretiyle gerçekleşmiş ise, onun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin kabulü gerekir ve değerlendirilemez. Kaldı ki somut olayda ibraz edilen delil suç işlenerek elde edilmiştir. Delilin elde edilişinde hukuka uygunluk nedenleri varsa, o zaman yasaya aykırılık ortadan kalkar. Ne var ki somut olayda bu anlamda bir hukuka uygunluk sebebi de bulunmamaktadır. (…)Aile bireylerinden birisinin bu alandaki ortak alanı kabul etmemesi bir başka deyişle diğer eşe bu alanı kapatmasının yaptırımı, diğer eşe Anayasaya aykırı olarak bu ortak alana müdahale hakkı vermez. Bu durum ancak bir boşanma sebebi olarak değerlendirilebilir.Sonuç olarak Hukuka aykırı şekilde elde edilen delilin değerlendirilmesi ve hükme esas alınması Anayasa ve H.M.K.nun 189/3. maddesine aykırılık oluşturur” değerlendirilmesine yer verilmesine rağmen; söz konusu delilin hukuka aykırı olup olmadığı hususunda hiçbir inceleme yapılmaksızın delil değerlendirmeye alınmak suretiyle karar gerekçesi değiştirilerek onanmıştır.

Görüldüğü gibi, olayda eşlerden biri diğerinin telefonuna casus yazılım yüklemek suretiyle konuşmalarını kayıt altına almış ve bu kayıtları delil olarak mahkemeye sunmuş ise de; Yargıtay 2. Dairenin çoğunluk görüşü, söz konusu delillerin mahkemece değerlendirmeye alınmasını bir bozma sebebi görmeksizin kararı gerekçesini değiştirerek onamıştır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 15.2.2012 tarihli ve E. 2011/2-703 K. 2012/70 sayılı kararında ise, “Bir delilin mahkemece kabul edilebilmesi için, gerek öğretide yer alan ağırlıklı görüş, gerekse de H.G.K. Kararlarında ortaya konulan ölçüt; o delilin usulsüz olarak yaratılmamış olması ve hukuka aykırı biçimde elde edilmemesidir. Vurgulanmalıdır ki, bir delilin usulsüz olarak elde edilmesi ayrı, usulsüz olarak yaratılması ayrı bir olaydır. Usulsüz olarak elde edilen bir delil somut olayın özelliğine göre değerlendirilebilirse de; usulsüz olarak yaratılan bir delilin hiçbir şekilde delil olarak kabulü olanaklı değildir. Somut olaya gelince; Mahkemece, hükme esas alınan CD, davalı kadının rızası dışında kaydedildiği gibi sırf boşanma davasında delil olarak kullanılmak amacıyla bir kurgu sonucu oluşturulmuştur. O halde bu şekilde oluşturulmakla usulsüz olarak yaratılmış bu delilin hükme esas alınması mümkün değildir” demiştir. Böylece eşin rızası olmaksızın davada delil olarak kullanılmak üzere bir kurgu sonucu hazırlanan bir video kaydının delil olarak değerlendirilemeyeceği kabul edilmektedir.

Kararla ilgili dikkat çeken husus, üçüncü bir şahsın habersiz bir şekilde görüntü kaydının alındığı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 28.5.2003 tarih ve E. 2003/1-374 K. 2003/370 sayılı kararına atıf yaparken, “davacı tarafça muvazaanın kanıtı olarak sadece video kaseti deliline dayanılmış; kararda video kasetinin hukuka aykırı delil olmamakla birlikte, murisin ses ve görüntüsünün kaydedildiği ortam, murisin ses ve görüntüsünün alındığı tarih itibariyle yaşlı, hastalıklar içinde kıvranan, hastaneden çıkmak için yardım bekleyen, her türlü etkiye açık bir kişi olması sebebiyle bu delilin başlı başına muvazaaya kanıt olamayacağı kabul edilmiştir” denilmiştir. Atıfta bulunulan bu kararın konusu olayda, davacı mirasçıların anılan video kasedi dışında, tanık beyanı da dahil olmak üzere, dayanabilecekleri hiçbir delilleri bulunmamaktadır. 2012 tarihli Yargıtay kararı da, “Usulsüz olarak elde edilen bir delil somut olayın özelliğine göre değerlendirilebilse de; usulsüz olarak yaratılan bir delilin hiçbir şekilde delil olarak kabulü olanaklı değildir” demekle, incelediği olayla ilgili kamera kaydının bir kurgu neticesinde oluşturulmasının bu delilin kesinlikle değerlendirmeye alınamayacağıyla ilgili belirleyici etken olduğunu vurgulamış görünmektedir.

Son olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 26.11.2014 tarih ve E. 2013/4-1183 K. 2014/960 sayılı bir kararında, “…uyuşmazlık; davalılardan B…’in davacı ile aralarındaki iş bu davadan önce görülmekte olan hukuk davasında delil elde etmek üzere, diğer davalıları hasta gibi davacı doktorun muayehanesine yönlendirerek, muayene sırasında aralarında yaptıkları görüşmeleri gizlice kaydettirip dosyaya sunması karşısında yapılan bu eylemin hukuka aykırı olup olmadığı, diğer bir deyişle davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığı noktasında toplanmaktadır. Yukarıda ifade edildiği üzere, bir delilin usulsüz olarak elde edilmesi ayrı, usulsüz olarak yaratılması ayrı bir olaydır. Usulsüz olarak elde edilen bir delil somut olayın özelliğine göre değerlendirilebilirse de; usulsüz olarak yaratılan bir delilin hiçbir şekilde delil olarak kabulü olanaklı değildir. (…)dava konusu olayda ani gelişen bir durum söz konusu olmadığı gibi, aksine davacı ile davalılardan B. arasında uzun süredir devam etmekte olan uyuşmazlıklar ve davalar bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Bunun dışında bir daha kanıt elde edememe durumu da yoktur. Çünkü davacının muayenehanesine giden davalıların tanık olarak gösterilmeleri ve dinlenmelerine engel bir durum bulunmamaktadır. Bu nedenle davalıların eylemlerinin davacının kişilik haklarına haksız bir saldırı oluşturduğu kabul edilmelidir” demek suretiyle tazminat davasına ilişkin olan direnme kararını uygun görmüştür.

Görüldüğü gibi, bu kararda da, söz konusu video kaydının bir kurgu sonucu oluşturulmuş olduğundan mahkemelerce delil olarak değerlendirilemyeceği ve davacının başka delillere ulaşma imkanı olduğu dikkate alınarak, davalının davranışının davacının kişilik haklarına saldırı oluşturduğu görüşü benimsenmiştir.

Bütün bu çerçeve bir arada değerlendirildiğinde;

1-)Eşlerin ortak konutlarında elde edilen delillere dayanılabileceği,

2-)Eşlerin ortak konutlarında alınan ses kaydının Yargıtay tarafından hukuka uygun elde edilmiş bir delil olarak değerlendirildiği,

3-)Başkaca bir delil edinme olanağı olmadığı durumlarda, somut olayın özelliklerine bakılarak video kayıtlarının da delil olarak değerlendirilebileceği görüşünün Yargıtay tarafından benimsendiği,

4-)Yargıtay’ın 15.2.2012 ve 26.11.2014 tarihli kararlarıyla geliştirdiği içtihada göre, hukuka aykırı elde edilen delilin medeni yargılamada kullanılıp kullanılmamasında somut olaya göre hareket edildiği,

5-)Bir kurgu tasarlanarak, bu çerçevede ilgilinin videosunun kayıt altına alınması durumunda bu yöntemle elde edilmiş delilin “usulsüz olarak yaratılan bir delil” olarak kabul edildiği ve hiçbir şekilde değerlendirmeye alınmadığı görülmektedir.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/bosanma-davalarinda-ispat-ve-hukuka-aykiri-delil-sorunu

Kaynak: wwwhukukihabernet

ŞİRKETİN HAK VE ALACAKLARININ HACZİ

Etiketler

Şirketin hak ve alacaklarının haczi
ŞİRKETİN HAK VE ALACAKLARININ HACZİ

Şirket Hakkında Borçlu Sıfatıyla Yapılan İcra Takibi Nedeniyle Borçlu Şirketin Hak ve Alacaklarının Haczi İçin Şirket Ortağına İİK. Md. 89 Uyarınca Haciz İhbarı Gönderilebileceği – Şirket Ortağının İİK. Md 89 Uygulamasında Şirket Açısından 3. Kişi Sayılacağı

T.C.
YARGITAY
12. HUKUK DAİRESİ
E. 2016/1954
K. 2016/15638
T. 02.06.2016
* ŞİRKET ORTAĞINA 89/1 HACİZ İHBARNAMESİ GÖNDERİLEBİLECEĞİ / YARGITAY’CA İÇTİHAT DEĞİŞİKLİĞİNE GİDİLDİĞİ (Haciz İhbarnamelerinin İptali – Dairece Daha Önce İİK. Md. 89 Açısından Şirket Ortağının Şirket Yönünden 3. Kişi Kabul Edilmediği/İçtihat Değişikliğine Gidilerek Şirket Hakkında Borçlu Sıfatıyla Yapılan İcra Takibi Nedeniyle Borçlu Şirketin Hak ve Alacaklarının Haczi İçin Şirket Ortağına İİK. Md. 89 Uyarınca Haciz İhbarı Gönderilebileceği)
* BORÇLU ŞİRKET YÖNÜNDEN ŞİRKET ORTAĞININ 3. KİŞİ SAYILACAĞI (Haciz İhbarnamelerinin İptali – Dairenin Şirket Ortağı Borçlu Şirket Yönünden 3. Kişi Sayılamayacağından Şirket Ortağına 89/1 Haciz İhbarnamesi Gönderilemeyeceği Görüşünde İken 11.05.2016 Tarihinde Verilen HGK.2014/12-1078 Esas Numaralı İçtihadı Doğrultusunda Değişen İçtihadına Göre Şirket Ortağının Borçlu Şirket Bakımından 3. Kişi Sayılacağı/Şirket Ortağı Şikayetçilere 89/1 Haciz İhbarnamesi Gönderilmesinin Yasaya Uygun Olduğu)
* ŞİRKETİN HAK VE ALACAKLARININ HACZİ (Şirket Hakkında Borçlu Sıfatıyla Yapılan İcra Takibi Nedeniyle Borçlu Şirketin Hak ve Alacaklarının Haczi İçin Şirket Ortağına İİK. Md. 89 Uyarınca Haciz İhbarı Gönderilebileceği – Şirket Ortağının İİK. Md 89 Uygulamasında Şirket Açısından 3. Kişi Sayılacağı)
* İCRA VE İFLAS KANUNU MD. 89 UYGULAMASINDA ŞİRKET ORTAĞI (Şirket Açısından 3. Kişi Sayılacağı – Şirket Hakkında Borçlu Sıfatıyla Yapılan İcra Takibi Nedeniyle Borçlu Şirketin Hak ve Alacaklarının Haczi İçin Şirket Ortağına 89/1 Haciz İhbarnamesi Gönderilmesinde Yasaya Uymayan Bir Yön Bulunmadığı)
2004/m. 89
6102/m. 124, 125, 128
ÖZET : Hukuk Genel Kurulu’nun, 11.05.2016 tarih ve 2014/12-1078 esas, 2016/1600 karar sayılı kararında, şirket ortağının İİK.nun 89. maddesi uygulamasında, şirket açısından 3.kişi sayılacağı ve şirket hakkında borçlu sıfatıyla yapılan icra takibi nedeniyle borçlu şirketin hak ve alacaklarının haczi için şirket ortağına İİK.nun 89. maddesi uyarınca haciz ihbarı gönderilebileceği kabul edilmiştir.
Dairece, daha önce İİK.nun 89. maddesi açısından şirket ortağının, şirket yönünden üçüncü kişi kabul edilmemekte ise de anılan karar doğrultusunda içtihat değişikliğine gidilerek, Hukuk Genel Kurulu’nca kabul edilen ilke benimsenmiştir.
O halde şirket hakkında yapılan icra takibi nedeniyle şirket ortağı olan şikayetçiye İİK.nun 89. maddesi uyarınca haciz ihbarı gönderilmesinde yasaya aykırılık bulunmadığından, mahkemece şikayetin reddi yerine kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.
DAVA : Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
KARAR : Alacaklı tarafından borçlu şirket hakkında kira sözleşmesine dayalı olarak ödenmeyen kira parasının tahsili ve tahliye istemli adi kiraya ve hasılat kiralarına ilişkin ilamsız icra takibi başlatıldığı; şikayetçiler vekilinin icra mahkemesine yaptığı başvuruda, şikayetçilerin ortağı olduğu takip borçlusu E… A… Otelcilik Turizm Ticaret Limited Şirketi aleyhine yapılan takipte, şikayetçilere İİK’nun 89. maddesi gereği haciz ihbarnamesi gönderildiğini, oysa şirket ortaklarının borçlu şirket yönünden üçüncü kişi sayılamayacağını ileri sürerek 02.03.2015 tarihli haciz ihbarnamelerinin gönderilmesine ilişkin kararın kaldırılmasına karar verilmesini istediği, mahkemece şikayetin kabulüne karar verdiği anlaşılmıştır.
İİK’nun 89. maddesine göre, hamiline ait olmayan veya cirosu kabil bir senetle müstenit bulunmıyan alacak veya sair bir talep hakkı veya borçlunun üçüncü şahıs elindeki taşınır bir malı haczedilirse icra memuru; borçlu olan hakiki veya hükmi şahsa bundan böyle borcunu ancak icra dairesine ödiyebileceğini ve takip borçlusuna yapılan ödemenin muteber olmadığını veya malı elinde bulunduran üçüncü şahsa bundan böyle taşınır malı ancak icra dairesine teslim edebileceğini, malı takip borçlusuna vermemesini, aksi takdirde malın bedelini icra dairesine ödemek zorunda kalacağını bildirir (Haciz ihbarnamesi). Bu haciz ihbarnamesinde, ayrıca 2, 3 ve 4 üncü fıkra hükümleri de üçüncü şahsa bildirilir.
6102 sayılı TTK’nun 124. maddesinde limited şirketlerin sermaye şirketi olduğu, aynı Kanunun 125. maddesinde ticaret şirketlerinin tüzel kişiliği haiz olup Türk Medenî Kanununun 48 inci maddesi çerçevesinde bütün haklardan yararlanabilecekleri ve borçları üstlenebilecekleri, bu Kanunun 128. maddesinde ise her ortağın usulüne göre düzenlenmiş ve imza edilmiş şirket sözleşmesiyle koymayı taahhüt ettiği sermayeden dolayı şirkete karşı borçlu olduğu hükme bağlanmıştır.
E… A… Otelcilik Turizm Ticaret Limited Şirketi’nin borcu için 02.03.2015 tarihinde düzenlenerek 3. kişi sıfatı ile şikayetçilere gönderilen 89/1 haciz ihbarnamesinin incelenmesinde; “Borçlu şirketin nezdinizde doğmuş ve doğacak hak ve alacakları ile şirkete ödeme taahhüdünde bulunduğunuz ödemeniz gereken miktarın haczine karar verildiğinin” bildirildiği görülmektedir. Kural olarak, borçlunun her türlü mal ve hakkı haczedilebilir. Haczedilmezlik için İcra ve İflas Kanununda veya özel kanununda açık hüküm bulunması zorunludur. Diğer bir anlatımla bir mal veya hakkın haczedilemeyeceğinin kabul edilebilmesi için bu konuda açıkça bir kanun hükmünün varlığı veya maddi hukuk anlamında o mal veya hakkın satış ve devrine engel yasal bir düzenlemenin bulunması şarttır. Şirket ortağı, ortağı olduğu şirket tüzel kişiliğinden ayrı bir kişiliğe sahip olup, TMK anlamında gerçek kişi olduğundan şirkete göre 3. kişi sayılır. TTK’nun yukarıda açıklanan maddeleri uyarınca şirket ortakları, şirket sözleşmesiyle koymayı taahhüt ettiği sermayeden dolayı şirkete karşı borçlu olduklarından ve borçlu şirketin, şirket ortağındaki sermaye alacağının haczine engel yasal bir düzenleme de bulunmadığından sermaye alacağının haczi mümkündür. Kaldı ki, borçlu şirketin, 3. kişi şirket ortağı nezdinde sermaye borcu dışında tamamen özel hukuktan kaynaklanan ve paraya çevrilmesi mümkün, İİK’nun 89. maddesi kapsamında haczedilebilecek nitelikte başkaca hak ve alacaklarının bulunabileceği de kuşkusuzdur.
Dairemiz; şirket ortağı, borçlu şirket yönünden 3. kişi sayılamayacağından şirket ortağına 89/1 haciz ihbarnamesi gönderilemeyeceği görüşünde iken, 11.05.2016 tarihinde verilen HGK’nun 2014/12-1078 Esas numaralı içtihadı doğrultusunda ve yukarıda açıklanan olgular karşısında Dairemizin değişen içtihadına göre; şirket ortağı, borçlu şirket bakımından 3. kişi sayılacağından şirket ortağı şikayetçilere 89/1 haciz ihbarnamesi gönderilmesinde yasaya uymayan bir yön bulunmayıp mahkemece şikayetin reddine karar vermek gerekirken, şikayetin kabulü yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.06.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/sirketin-hak-ve-alacaklarinin-haczi

Kaynak: wwwhukukihabernet

Kapatılan kurumların alacaklıları ne yapacak?

Etiketler

,

Kapatılan kurumların alacaklıları ne yapacak
Kapatılan kurumların alacaklıları ne yapacak?

Av. Tekin ve Av. Yaman, OHAL nedeni ile çıkarılan KHK’lar ile kapatılan yurt, okul, sağlık kuruluşu ve iş yerleri ile ilgili hukuki belirsizliklerin ve kafa karışıklıklarının yaşandığına işaret edildi. İki avukatın hazırladığı çalışmada, KHK’ların, kanunların üstünde olmadıkları kaydedildi.

O KURUMLARDAKİ İŞÇİLERİN DURUMU:

*Kapatılan işyerlerinde çalışıp da işten çıkarılmış olan işçilerin hukuki durumunda KHK’lardan kaynaklanan bir belirsizlik yok. Bu işçiler İş Kanunu’nun kendilerine verdiği hakları kullanmaya devam edecek. İşe iade davası açan işçi, yine de işe alınmazsa, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve diğer işçilik alacaklarını alabilir. Ya da, işe iade yoluna hiç gitmeyerek direk işçilik alacaklarını da talep edebilirler.

MALİYE BAKANLIĞI VE VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ YETKİLİ

*Kapatılan işyerleri için ise durum daha farklı. İşyerleri kapatılan ve bu sebeple iş akitleri feshedilmiş olan işçiler işyerleri kapatıldığı için işe iade yoluna gidilemeyecek. Bu durumdaki işçiler işçilik alacaklarının tahsili yoluna gitmeli. 670 sayılı KHK’nın 5. Maddesi önemli. Bu maddede, bu kurumların borçlarının belli şartlar ve sınırlar dahilinde ödeneceğine dair bir hüküm var. Devralınan varlıklar ile ilgili, vakıflar yönünden Vakıflar Genel Müdürlüğü, diğerleri yönünden Maliye Bakanlığı yetkili kılındı.

*Maddede her ne kadar işçi alacaklarının da ödeneceği açıkça belirtilmemişse de işçi alacaklarının da ‘devralınan varlıklarla ilgili bir borç’ olduğunu düşünmek gerek. Devralan işveren, işçinin hizmet süresinin esas alındığı haklarda, işçinin devreden işveren yanında işe başladığı tarihe göre işlem yapmakla yükümlü.

SON TARİH 17 EKİM

Bu durumdaki işçiler yasal haklarını almak için Maliye Bakanlığına başvurabilirler. Burada önemli olan aynı KHK’nın 5. Maddesinin 4. Fıkrasında belirtilen 60 günlük hak düşürücü süreyi kaçırmamaktır. 670 sayılı KHK 17 Ağustos 2016 günü yürürlüğe girdi. Bu durumdaki işçiler en geç 17 Ekim 2016 gününe kadar işyerleri vakıf ise Vakıflar Genel Müdürlüğüne ve diğer kurumlar için ise Maliye Bakanlığına başvuruda bulunup işçilik alacaklarını talep etmelidirler.

Eğer Maliye Bakanlığı işçilik alacaklarını hiç veya olması gerektiği kadar ödemezse bu durumda, İş Kanunu uyarınca Maliye Bakanlığı aleyhine İş Mahkemesinde alacak davası açılması mümkün.

ALACAKLI VE BORÇLULARIN DURUMU

*Alacaklıların Durumu: Bu kurumlardan alacağı olan gerçek veya tüzel kişiler de işçiler için geçerli olan şekilde 670 sayılı KHK m.5 te belirtilen şekilde, alacaklı olduklarına dair kanaat getirici defter, kayıt ve belgelerle birlikte borçluları vakıf ise Vakıflar Genel Müdürlüğüne ve diğer kurumlar için ise Maliye Bakanlığına başvuruda bulunmalıdır. Bu durumdaki kişiler de en geç 17 Ekim’e kadar başvurularını yapmalıdır.

*Borçluların Durumu: Bu kurumlara borçları olanları iki alt başlıkta ele almak gerekir.
Birincisi, bu kurumlardan bir mal veya hizmet almış ancak henüz buna dair ödemesini yapmamış olanlar. Bu durumdakiler bu borçlarını artık devlete ödeyeceklerdir.

İkincisi ise, bu kurumlardan bir mal veya hizmet almak için anlaşmış ve yaptığı ödeme kadar mal veya hizmeti almamış olanlar. Bu durumda çok gerçek veya tüzel kişi olduğu kesin. Örneğin kapatılan okul veya yurtlara kayıt yaptıran ve ödemesini tamamlamış yahut ödemeye devam etmekte olan ama bu ödemenin karşılığında taahhüt edilen eğitimi veya barınma hizmetini almamış olanlar da bu durumda.

YÖK’ÜN BU KONUDAKİ KARARI BEKLENEBİLİR
Kapatılan vakıf üniversitelerinin öğrencileri için 667 sayılı KHK’nın ilgili fıkrasında her türlü tedbiri almaya ve ortaya çıkabilecek tereddütleri gidermeye Yükseköğretim Kurulu görevli ve yetkilidir hükmü var. Bu öğrenciler dilerlerse YÖK’ün bu husustaki kararını bekleyebilecekleri gibi dilerlerse 670 sayılı KHK madde 5 ten yararlanarak ödedikleri paranın kendilerine iadesini de talep edebilirler.

Borçluluk durumu kesin olmayan diğer kişiler de yani ödediği paranın karşılığındaki edimi tam veya hiç alamamış her kişi veya şirket de en geç 17 Ekim’e kadar vakıflar yönünden Vakıflar Genel Müdürlüğü, diğer kurumlar yönünden Maliye Bakanlığı’na başvuruda bulunmalı.

Bu kişiler için de gene bu başvurudan istenen netice elde edilemez ise dava yolunun açık.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/kapatilan-kurumlarin-alacaklilari-ne-yapacak

Kaynak: wwwadaletbizcom

SAHTE BELGE DÜZENLEME SUÇU

Etiketler

,

Sahte belge düzenleme suçu
SAHTE BELGE DÜZENLEME SUÇU

Mahkemece MİYBD Suçundan Cezalandırılmasına İlişkin Verilen Kararın Hatalı Olduğu

T.C.
YARGITAY
19. CEZA DAİRESİ
E. 2015/3038
K. 2015/1503
T. 13.5.2015

• SAHTE BELGE DÜZENLEME SUÇU ( Sanığın 2007 ve 2008 Yıllarında 534 Adet Sahte Müstahsil Makbuzu Düzenleyip Komisyon Karşılığında Sattığı – Mahkemece Muhteviyatı İtibariyle Yanıltıcı Belge Düzenlemek Suçundan Cezalandırılmasına İlişkin Verilen Kararın Hatalı Olduğu/Sanığın Eyleminin Zincirleme Şekilde Sahte Belge Düzenlemek Suçunu Oluşturduğu/Suç Vasfında Hataya Düşüldüğü )

• SAHTE MÜSTAHSİL MAKBUZU DÜZENLEME ( İki Farklı Yılda Birden Fazla Düzenlenmiş Olmasının Zincirleme Suç Hükümlerinin Uygulanmasını Gerektirdiği – Sanığın Eyleminin Sahte Belge Düzenlemek Suçunu Oluşturmasına Rağmen Muhteviyatı İtibariyle Yanıltıcı Belge Düzenleme Suçundan Cezalandırılmasının Bozma Sebebi Olduğu )

5237/m. 43/1

213/m. 359/a2,b1

ÖZET : Sanık, sahte müstahsil makbuzu düzenleyip komisyon karşılığında satmış olup sanık hakkında sahte belge düzenlemek suçundan kamu davası açıldığı ve yargılama sonucunda 2007 ve 2008 takvim yıllarında sahte müstahsil makbuzu düzenlendiğinin kabul edilmesi karşısında, sanığın sübutu kabul edilen eyleminin, her takvim yılı için zincirleme şekilde sahte belge düzenlemek suçunu oluşturduğu gözetilmeden muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenlemek suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi doğru değildir.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede, başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak;

Afyonkarahisar Defterdarlık Gelir Müdürlüğü’nün 26.03.2008 tarihli mütalaası ile ekindeki vergi suçu ve tekniği raporlarında sanığın 2007 ve 2008 takvim yıllarında 534 adet sahte müstahsil makbuzu düzenleyip komisyon karşılığında sattığının belirtildiği, 15.07.2008 tarihli iddianamede aynı hususlardan bahsedilip sanık hakkında sahte belge düzenlemek suçundan kamu davası açıldığı ve yargılama sonucunda 2007 ve 2008 takvim yıllarında sahte müstahsil makbuzu düzenlendiğinin kabul edilmesi karşısında, sanığın sübutu kabul edilen eyleminin, her takvim yılı için 213 sayılı Kanunun 359/b-1 ve TCK’nın 43/1. maddelerine uyan zincirleme şekilde sahte belge düzenlemek suçunu oluşturduğu gözetilmeden, uygulama yeri bulunmayan muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenlemek suçundan VUK’nın 359/a-2 maddesi gereğince cezalandırılmasına karar verilmesi,

SONUÇ : Kanuna aykırı ve sanık müdafii ile katılan vekilinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnameye aykırı olarak HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 13.05.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/sahte-belge-duzenleme-sucu

Kaynak: wwwadaletbizcom

Bankaların vekalet ücreti oyununa bir hakim daha dur dedi

Etiketler

,

Bankaların vekalet ücreti oyununa bir hakim daha dur dedi
Bankaların vekalet ücreti oyununa bir hakim daha dur dedi

Bankaların haraç kesmesine bir mahkeme daha dur dedi. Bakalım bankalar hem müşterilerini hem de kendilerini savunan vekillerinin haklarını yok etmeye daha ne kadar devam edecekler?
İstanbul 7. Tüketici Mahkemesi verdiği kararlarda tüketici hakem heyetinin kararını iptal etmesine rağmen tüketici olan davalı aleyhine vekalet ücretine hükmetmedi.
Davacı banka lehine vekalet ücretine hükmetmemesi gerekçesi ise çok anlamlı :” ancak davacının tüketici hakem heyetinde savunma yapmayarak kredi kartı üyelik sözleşmesini ibraz etmeyerek ve belgeleri sunmayarak eksik inceleme ile aleyhine karar verilmesine sebep olduğu, mahkememizde açılan davaya davalı tüketicinin kusuru ile sebep olmadığı anlaşıldığından, HMK 312/2 madde gereğince davalı aleyhine yargılama giderine ve vekalet ücretine hükmedilmemesi gerektiği anlaşılmakla aşağıdaki gibi karar verilmiştir.”

Türkiye’nin en çok kazanan ve belkide en kurumsal kişileri olan Bankların 50-100 TL’lik kart aidat iadelerinden bile tüketici hakem heyeti, tüketici mahkemesi ve icra mahkemesi gibi 3 ayrı kurumu meşgul ettiği bir hukuk hayatında arabuluculuk gibi uygulamaların işleyeceğini düşünmek biraz hayalcilik olsa gerek!

İşte kararın tam metni :

TÜRK MİLLETİ ADINA

T.C.
İSTANBUL
7. TÜKETİCİ MAHKEMESİ
GEREKÇELİ KARAR

DAVA : Satıcının Hakem Kurulu Kararına İtirazı

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
DAVACI TALEBİ: Davacı özetle; Gaziosmanpaşa hakem heyeit kararı ile davalı lehine 386,49-TL para verilmesine hükmedildiğini bildirip bu kararın iptalini istemiştir.
DELİLLER VE DEĞERLENDİRİLMESİ: İncelenen davada dava şartlarına ilk itirazlara görev ve yetkiye ait bir olumsuzluk olmadığı mahkememizin görevli ve yetkili olduğu anlaşılmaktadır
Ticari veya mesleki olmayan amaçlarla hareket eden gerçek veya tüzel kişi 6502 sayılı kanun 3/k. Maddesi uyarınca tüketicidir. Kamu tüzel kişileri de dahil olmak üzere ticari ve mesleki faaliyetleri kapsamında tüketiciye mal sunan yada mal sunan adına yada hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişileri de 6502 sayılı yasa 3/i madde uyarınca satıcı sayılır. Mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dahil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya bunun adına veya hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan , eser , taşıma, simsarlı, sigorta , vekalet , bankacılık ve benzeri sözleşmelerde dahil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlem 6502 sayılı yasa 3/ l maddesine göre tüketici işlemi niteliğindedir.
Mevcut davada taraflar arasındaki hukuki ilişki kredi kartı sözleşmesinden kaynaklanmakta olup, bu tür uyuşmazlıklarda tüketici mahkemesi görevlidir.
Taraflar arasında bankacılık hizmetleri sözleşmesinin bulunduğu ve bu sözleşme dayanak yapılarak tüketiciye kredi kartı verildiği, sonuçta da bir miktar bedelin kredi kartı aidatı adı altında kredi kartı kullanımından kaynaklanan bir masraf niteliğinde alındığı hususunda taraflar arasında ihtilaf yoktur. Asıl uyuşmazlık kredi kartı kullanma nedeni ile tüketiciden bir miktar aidat vs. Adı altında bedelin alınıp alınamayacağı hususundadır.
Kural olarak herkes dilediği sözleşmeyi yapmakta serbest olduğu gibi istemediği bir sözleşmeyi sürdürmek zorunda da değildir. Bunun istisnası iltihaki sözleşmeler olarak adlandırılan kamu hizmeti görmekte olan kamu idare ve kurumları ile bunlardan hizmet alan şahıslar arasında kurulan sözleşmelerdir. Bu tür sözleşmelerde kamu idaresi ve kurumları kar amacından ziyade kamu hizmeti görmekle yükümlü olduklarından talep eden her şahısla sözleşme yapma yükümlülüğü altındadır. Bankalar ise bunun aksine kar amacı ile kurulan kurumlardır. Bu yüzden gördükleri hizmetin karşılığını isteyebilirler. Ayrıca çok sayıda banka bulunduğuna göre de tüketici kendi yükümlülüğünü yerine getirmek kaydı ile dilediği bankadan kredi kartı kullanma imkanına sahiptir. Bu şartlarda tüketici ve banka arasındaki sözleşmenin iltihaki bir sözleşme olmadığının kabulü gerekir. Keza kredi kartı kullandırımına ilişkin sözleşmenin niteliği ve ticari boyutu değerlendirildiğinde bu sözleşmelerin tüketici kredisi sözleşmelerinden farklı olduğu, yapılan işlemin, banka tarafından sunulan ürünün maliyetlemesi açısından farklar bulunduğu, ticari yaşamın gereklerine de uygun bir tespittir. Bankalar gördükleri hizmetin uygun karşılığını isteme hakkına sahiptir. Kredi kartı hizmetinin banka için riski bulunduğu gibi bir maliyeti de bulunmaktadır. Haklı kabul edilebilecek bu maliyetin kredi kartı kullanıcılarına yansıtılması hakkaniyete uygundur.
Somut olayda dava konusu sözleşmede kart aidatı hususunun düzenlendiği ve ek tabloya göre belirlenebileceğinin kararlaştırıldığı , tüketicinin ek tabloyu imzaladığı bu nedenle hakem heyeti kararının yerinde olmadığı ancak davacının tüketici hakem heyetinde savunma yapmayarak kredi kartı üyelik sözleşmesini ibraz etmeyerek ve belgeleri sunmayarak eksik inceleme ile aleyhine karar verilmesine sebep olduğu, mahkememizde açılan davaya davalı tüketicinin kusuru ile sebep olmadığı anlaşıldığından, HMK 312/2 madde gereğince davalı aleyhine yargılama giderine ve vekalet ücretine hükmedilmemesi gerektiği anlaşılmakla aşağıdaki gibi karar verilmiştir.
HÜKÜM:
1-Davanın KABULÜNE,
2- Gaziosmanpaşa TSHB 28/09/2015 tarihli …sayılı kararının iptaline,
3- Davacının yaptığı masrafların kendi üzerine bırakılmasına,
4- 6502 sayılı yasa 73/2 madde gereğince davalı tüketiciden harç alınmasına yer olmadığına,
5- Davacı vekiline vekalet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına,
Dair, tarafların yokluğunda HMK 341/1-2 madde ve 6502 sayılı kanun maddesinin 70/5 gereğince kesin olmak üzere karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/bankalarin-vekalet-ucreti-oyununa-bir-hakim-daha-dur-dedi

Kaynak: wwwadaletbizcom

İşe İade, Hukuki Dinlenilme Hakkı

Etiketler

,

İşe iade,Hukuki dinlenilme hakkı
İşe İade, Hukuki Dinlenilme Hakkı

İşe iade, hukuki dinlenilme hakkı, hazır olan tanıkların dinlenilmesi

7. Hukuk Dairesi
2015/20820 E. ,
2015/21206 K.

“İçtihat Metni”
Mahkemesi : Zonguldak 3. İş Mahkemesi
Tarihi : 20/03/2015
Numarası : 2014/701-2015/173

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:
Davacı, kendisinin vardiya nezaretçisi olduğunu, ekip formeni Erdem kendisini çağırarak işten çıkaracaklarını bu nedenle emrindeki işçilerle işi yavaşlatmasını istediğini, kabul etmediğini, bu olayı hazmedemeyen formenin, vardiyada çalışan M.. A..’a, N.. A..’ün “arabasına hurda attım” diye etrafa yay, onu işten atalım seni de onun yerine nezaretçi yapalım” diye vaatte bulunduğunu, bu vaadi alan M.. A..’ın da hemen tüneller şefi Ersoy “ Ben N.. A..’ün arabasına hurda attım o da aldı götürdü” diyerek tezgah zincirini tamamladığnıı, Tüneller Şefi böyle bir şeyin olmadığını söylese de iş aktine son verildiğini, davalı şirketin “ arabaya hurda malzeme attım” diyen M.. A..’ın da işine son vererek şikayette bulunması üzerine M.. A..’ın, karakolda verdiği ifadede “ Ben N.. A..’e iftirada bulundum. Bu Erdem Üstünsoy tarafından hazırlanan bir senaryo idi. Tamamen kışkırtma ile N.. A..’e iftira attım” diyerek olayın gerçek oluş şeklini anlattığı, soruşturmanın halen devam ettiğini, davalı şirketin hem Erdem Üstünsoy’un hem de M.. A..’ın da iş aktini sonlandırdığını, dolayısıyla yazılı bir fesih bildirimi verilmeksizin geçersiz bir sebeple işten çıkarıldığını belirterek feshin geçersizliğinin tespitine, işe iadesine, işe başlatmama tazminatı ile boşta geçen süre ücreti ve diğer haklara karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı, davacının çalıştığı Üzülmez tünel şantiyesinde biriken suları çekmesi için Cumartesi günü M.. A..’ın mesaiye bırakıldığını, Pazar günü çalışma olmadığını, Pazartesi günü ise Hacı isimli aynı şantiyede çavuş olarak çalışan kişinin İNVERT iksalarında kullanılan demirlerin Cumartesi bırakılan miktardan oldukça az olduğunu bildirdiği, bunun üzerine şirket yetkilileri ve şantiye şefi Soner aynı şantiyede formen ( ekip başı) olan diğer şüpheli Erdem üstünsoy ile görüşülerek olayın açıklığa kavuşturulması istendiği, aynı gün akşamüzeri Erdem Üstünsoy olayı çözdüğünü, malzemelerin M.. A.. tarafından çalındığını tespit ettiğini bildirdiğini, davacı ise çalınma olayının olduğu şantiyede Tünel Çavuşu olarak çalıştığını, davacının iş aktinin hırsızlık nedeniyle feshedilmediğini, davacının iş aktinin “ işverenin güvenini kötüye kullandığı vs doğruluk ve bağlılığa uymayan sebepler” gerekçesiyle feshedildiğini, davacının hırsızlık olayını bildiği veya kendi sorumluluğunda olan bir yerde bilmesi gerektiği için iş aktinin “ işverenin güvenini kötüye kullandığı vs doğruluk ve bağlılığa uymayan sebepler “ gerekçesi ile İş Kanununun 25/2 maddesi uyarınca sonlandırıldığını, 4857 SK 25/2-ı maddesinde belirtildiği üzere davacının sorumlusu olduğu iş yerinden eşya çalınmasını üstlerine bildirmeyerek veya yeterince özen göstermediği için çalınmış olması dahi başlı başına işveren için haklı neden oluşturduğunu, davacının tünel çavuşu olarak sorumlu olduğu şantiyede hurdalar çalınmış ise bundan öncelikli olarak davacının sorumlu olacağını, işçilerle birinci derecede iletişimde bulunan ve şantiyeden çıkan malzemelerden birinci derecede sorumlu olan davacının işe iade davası açamayacağını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, davalı işveren tarafından yapılan fesih işleminin geçerli nedene dayanmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Öncelikle mahkeme gerekçesinde yer alan “…SGK evrakları ve iş yeri adresinden tünel inşaatının bulunduğu yer Üzülmezde 2.Makas olarak tanımlanan ve ağırlıklı olarak geçimlerini hurdacılıkla yapan Roman vatandaşlarının oturduğu yerdir…” ibarelerinin değerlendirilmesi gereklidir.
Anayasa’nın başlangıç metninde, her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirmek hak ve yetkisine doğuştan sahip olacağı; 2.maddesinde de cumhuriyetin nitelikleri sıralanırken insan haklarına saygılı ve sosyal bir hukuk devleti olduğu; 10.maddesinde herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce… ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu ve hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı gibi devlet organları ve idari makamların da bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uymak zorunda olduğu belirtilmiş ve devam eden diğer maddelerinde de bu hususların ayrıntıları da düzenlenmiştir.
Dolayısıyla devlet denilen mekanizmanın yargı erkini oluşturan mahkemelerinin de gerek kararlarında ve gerekse de işlemlerinde doğrudan ya da dolaylı olarak ayrımcılık oluşturacak söz ve davranışlardan kaçınmaları temel kuraldır.
Buna rağmen mahkeme gerekçesinde yukarıda belirtilen ibareler ile toplumumuzun ayrılmaz bir parçası olan belli bir kesime yönelik yanlış anlaşılmaya müsait, ayrımcılık olarak değerlendirilebilecek nitelikte amacını aşan kullanımlarda bulunulması hatalıdır.
Dairemizce mahkeme gerekçesi ile ilgili yukarıda yapılan değerlendirmesinde sonra mahkemenin tanık dinlememesi ile ilgili olarak;
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21.03.2007 tarih ve 2007/8-161 E., 2007/155 K. sayılı kararı ile de belirtildiği üzere adil yargılanma ve dinlenilme hakkının bir gereği olarak hakim, taraflara duruşmalarda hazır bulunmak, iddia ve savunmalarını bildirmek için imkan vermeli, tarafları usulüne uygun bir biçimde duruşmaya davet etmelidir. Fakat tarafların kendilerine tanınan bu imkana rağmen, duruşmaya gelmek zorunluluğu yoktur. Hukuk davalarında duruşmaya gelmemenin müeyyidesi, dava dosyasının işlemden kaldırılması veya yargılamanın gelmeyen tarafın yokluğunda devam edilmesidir.
Dava ile ilgili olan kişilerin davaya ilişkin bir işlemi öğrenebilmesi için, tebligatın usulüne uygun olarak yapılması, duruşma gün ve saatinin muhataba bildirilmesi gerekmektedir. Duruşma günü ile tebligatın çıkarıldığı tarih arasında makul bir süre olmalıdır. Aksi takdirde tarafların hukuksal dinlenme ve savunma hakkı kısıtlanmış olur.
AİHM’ye göre de iç hukuktaki duruşmada hazır bulunma hakkını kullanıp kullanmamaya karar verecek olan davanın bir tarafına, duruşmaya katılma imkanı verecek şekilde duruşmanın bildirilmemesi, silahlarda eşitlik ve çekişmeli yargılama ilkelerini özünden yoksun bırakır.
Diğer taraftan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 27. maddesinde yer bulan “Hukuki Dinlenilme Hakkı” gereğince davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip olup, bu hakkın yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içermektedir. Mahkeme, iki tarafa eşit şekilde hukukî dinlenilme hakkı tanıyarak hükmünü vermelidir. Anayasanın 36. maddesinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının en önemli unsuru olan hukukî dinlenilme hakkı, adil yargılanma hakkı içinde teminat altına alınmıştır. Bu hakka, tarafın hâkime meramını anlatma hakkı ya da iddia ve savunma hakkı da denilmektedir. Ancak, hukukî dinlenilme hakkı, bu ifadeleri de kapsayan daha geniş bir anlama sahiptir. Bu hak çerçevesinde, tarafların gerek yargı organlarınca gerekse karşı tarafça yapılan işlemler konusunda bilgilendirilmeleri zorunludur. Kişinin kendisinden habersiz yargılama yapılarak karar verilmesi, kural olarak mümkün değildir..
Bu kapsamda hukuki dinlenilme hakkı, bilgilenme/bilgilendirme, açıklama yapma, yargı organlarınca dikkate alınma ve kararların gerekçeli olması gibi hususları içerdiği açıktır. Bilgilenme hakkı, yargılamanın içeriğine dair tam bir bilgi sahibi olmanın yanında gerek karşı tarafın gerekse de yargı organlarının dosya içeriğine yapmış oldukları işlemleri öğrenmelerini kapsar. Bilgilenme/ bilgilendirme hakkının etkin biçimde kullanılabilmesi için gönderilecek tebligat ve davetiyelerde kanunda öngörülmüş şekil şartlarına sıkı sıkıya uyulması gerekmektedir. Ayrıca bu hak sadece davanın başındaki iddia ve savunmalar açısından değil yargılamanın her aşamasında dikkate alınmalıdır. Bu kapsamda devam eden bir yargılamada, tarafların açıklamaları için bilgilendirme yeterli olmayıp yargılamada yer alan diğer kişilerin ( tanık, bilirkişi gibi) açıklamaları açısından da önemlidir. Bilgilenme hakkının usulüne uygun kullanımı ile tarafların haklarında öğrendikleri isnat ve iddialara karşı beyanda bulunabilme, davaya yönelik bilgi ve belge verebilme yani açıklama yapma hakkı da hukuki güvenceye bağlanmaktadır. Böylece davanın her iki tarafına eşit şekilde açıklama yapma hakkı tanınması ile adaletin görünür kılınması sağlanacaktır. Açıklamada bulunma hakkı, tarafların, yazılı veya sözlü şekilde iddia ve savunmalara karşı itirazda bulunabilme, davaya ilişkin beyanda bulunmalarını sağlar.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus ise, yargılama makamlarının işlemlerinin çelişkili bulunmaması gerekmektedir. Yani mahkemece, adaletin görünür kılınmasını sağlayacak usul ve esaslara uyulurken, taraflarda farklı anlamlandırılabilecek işlemlerden kaçınılması gerekmektedir. Örneğin, taraflara tebliğ edilen davetiyelerde kesin süre verilmesine rağmen kesin süre sona ermeden karar verilmesi gibi…
Somut olayda mahkemece davalı işverene 13.01.2015 tarihli duruşmanın 2 nolu ara kararında kesin süre verilmiş, çıkarılan muhtıra da davalıya 27.01.2015 tarihinde tebliğ edilmiş, 03.03.2015 tarihli duruşmaya davalı vekili katılmış ve “tanıklarımız hazırdır dinlensin. Tanıklık ücretini yatırmadık” dediği zapta geçmiş, davacı vekili ise “ verilen kesin süre içerisinde işlem ifa edilmediğinden ve masrafı yatırılmadığından tanık dinlenmesine muvafakatımız yoktur” demesi üzerine mahkemece “ kesin süre içerisinde ifa edilmediği gibi tanıklık ücretinin de yatırılmadığı anlaşılmakla, davalı vekilinin tanık dinletilmesi talebinin reddine” dair ara kararı verilerek yargılamaya devam edilmiş, duruşma 17 gün sonrasına 20.03.2015 gününe bırakılmış ve o tarihte de davanın kabulüne karar verilmiştir.
Dolayısıyla mahkemece, aynı duruşmada karar verilmemiş ancak davalının bizzat hazır ettiği tanıkları ise dinlenmemiştir.
Oysa tarafların hazır ettiği tanıklarının dinlenmemiş olması savunma hakkını kısıtlayıcı niteliktedir. Tanığın beyanının hükme esas alınması ile tanığın dinlenmesi aynı sonucu doğurmaz.

Davalının hak arama özgürlüğü kapsamında savunma hakkı ihlal edilerek gösterilen delilleri toplanmamak ve hazır edilen tanıkları dinlenmemek suretiyle hukuki dinlenilme hakkı ihlal edilmiştir.

Yapılacak iş; davalı tarafın tüm delilleri toplanarak çıkacak sonuca göre bir karar vermektir.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması ve usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenle BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 03.11.2015tarihinde oybirliğiyle KESİN olarak karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/ise-iade-hukuki-dinlenilme-hakki

Kaynak: wwwadaletbizcom

YANLIŞ DEFTER TUTULMASI HALİNDE VERGİ VE CEZA

Etiketler

Yanlış defter tutulması halinde vergi ve ceza
YANLIŞ DEFTER TUTULMASI HALİNDE VERGİ VE CEZA

Bilanço defteri tutma yerine işletme defteri tutulması halinde re’sen vergi ve ceza kesilebilir mi?

‘Bilanço esasına göre defter tutma yerine işletme defteri tutulması nedeniyle takdir komisyonuna gidilmesi sonucu matrahı aynen kabul eden komisyon kararı üzerine, Katma Değer Vergisi (KDV) indirimlerinin reddedilmesi yoluyla tarhiyat yapılamayacağını belirten karar;

Danıştay 4. Dairesi 21.03.2007 Tarih Esas No:2006/286, Karar No: 2007/913 nolu kararı;

İstemin Özeti: Bilanço esasına göre defter tutması gerekirken işletme hesabı esasına göre defter tuttuğu ileri sürülen davacının indirimleri kabul edilmeyerek 2002 Nisan dönemi için re’sen katma değer vergisi salınıp, vergi ziyaı cezası kesilmiştir. (…)

Vergi Mahkemesi kararıyla; Vergi Usul Kanunu’nun 30. maddesinde re’sen takdir nedenlerinin belirtildiği, Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 34. maddesinde ise alınan mal ve hizmetlere ilişkin katma değer vergisinin alış vesikalarında gösterilmesi ve bu vesikaların kanuni defterlere kaydedilmesi şartıyla indirilebileceği kuralının getirildiği, olayda, 1999 yılı hasılatı nedeniyle davacının 01.01.2001 tarihinden itibaren bilanço esasına göre defter tutması gerekirken işletme hesabı esasına göre defter tutması nedeniyle dönem matrahının tespiti için takdir komisyonuna sevkedildiği, takdir komisyonunca matrah artırıcı bir delil bulunmadığı belirtilerek beyan edilen matrahın aynen kabul edildiği, davalı İdarece, alışlara ait vesikaların yasada belirtilen esaslara uygun defterlere kaydedilmediğinden indirimlerin reddi suretiyle tarhiyat yapıldığı, re’sen takdir nedeni bulunmakla birlikte takdir komisyonunca da mükellefin beyanı aynen kabul edildiğinden ve defter kayıtlarının gerçeği yansıtmadığı yolunda bir somut tespit yapılmadan, indirimlerin kabul edilmemesi suretiyle yapılan tarhiyatta hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle tarhiyatın kaldırılmasına karar vermiştir.

Davalı İdare, yapılan tarhiyatın kanuna uygun olduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemektedir.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/yanlis-defter-tutulmasi-halinde-vergi-ve-ceza

Kaynak: wwwadaletbizcom

Kredi Kartı İle Sanal Ortamda Yapılan Harcama, Bankanın Sorumluluğu

Etiketler

Kredi kartı ile sanal ortamda yapılan harcama, Bankanın sorumluluğu
Kredi Kartı İle Sanal Ortamda Yapılan harcama, bankanın sorumluluğu, menfi tespit davası

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ: Şanlıurfa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi (Tüketici Mahkemesi Sıfatıyla)
TARİHİ : 25/03/2014
NUMARASI : 2013/10-2014/190
Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
– K A R A R –
Davacı vekili, müvekkilinin davalı bankanın kredi kartı müşterisi olduğunu, müvekkiline ait kredi kartının 25.05.2009 son ödeme tarihli kredi kartı ekstresinde ”………” adlı işyerinden 34 defa 200,00 TL, bir defada 170,00 TL olmak üzere toplam 6.970,00 TL harcamanın göründüğünü, müvekkilinin söz konusu alışverişleri yapmadığını, bu nedenle davalı bankaya başvurulduğunu, ancak olumsuz yanıt aldıklarını ileri sürerek müvekkilinin kredi kartı ekstresine borç olarak yansıtılan 6.970,00 TL yönünden borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacı tarafından yapılan harcamanın üç boyutlu güvenlik alışveriş sertifikası almış ve internet üzerinden üzerinden hizmet sağlayan işyerinden yaptığını, dolayısıyla müvekkili bankanın kusurunun bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, benimsenen bilirkişi raporuyla davaya konu kredi kartı ile yapılan alışveriş nedeniyle davacı ile davalının %50 oranında kusurlu oldukları gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
(1) Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
(2) Mahkemece alınan ve hükme esas bilirkişi raporunda davalı bankanın internet siteleri üzerinden kredi kartı ile yapılan harcamalar için yeterli güvenlik önlemi almadığı, davacının da özel bilgilerini korumakla yükümlülüğü belirtilerek meydana gelen zararda davacı ile davalının %50 oranında sorumlu olduğu kabul edilerek hüküm kurulmuştur.
Kredi kartı ile sanal ortamda yapılan harcamanın internet üzerinden güvenli alışveriş “3D secure” çerçevesinde davacıya ait kredi kartı bilgilerinin 3. kişiler tarafından ele geçirilmek suretiyle gerçekleştiği konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bankalar birer güven ve itimat kurumları olduklarından kural olarak hafif kusurlarından da sorumludurlar.
Davacının kişisel bilgilerini koruyamadığı, bu konudaki özen yükümlülüğünü ihmal ettiği sabit olmadığı sürece davacı müşteri internet bankacılığı yoluyla 3. kişiler tarafından sahte şifre oluşturulmak suretiyle yapılan harcamalardan dolayı sorumlu tutulamaz. Mahkemece bu yönler gözetilerek bir karar verilmesi gerekirken davacının da kusurlu bulunduğu kabul edilerek yazılı şekilde hüküm kurulmasında isabet görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 09.12.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/kredi-karti-ile-sanal-ortamda-yapilan-harcama-bankanin-sorumlulugu

Kaynak: wwwadaletbizcom

6183 Sayılı yasa açısından mükellefin acze düşmesi

Etiketler

,

6183 sayılı yasa açısından mükellefin acze düşmesi
6183 SAYILI YASA AÇISINDAN MÜKELLEFİN ACZE DÜŞMESİ

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 75. maddesine göre, yapılan takip sonucunda haczi mümkün malı olmadığı anlaşılan veya bulunan malının satış bedeli borcunu karşılamayan borçlunun durumunu düzenlemektedir. Madde, şu iki halde, borçlunun aciz halinde sayılacağını ifade etmektedir(1).

Amme, (vergi) borçlusunun aciz halinde olması, onun hiç mal varlığının bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Borçlunun mal varlığı olsa dahi, bu mal varlığının haczi olanaklı değilse veya haczi olanaklı olmasına karşın, satılması halinde bedelinin kamu alacağını karşılayamadığı anlaşılırsa, kamu borçlusu, yine, aciz halinde sayılmaktadır.

Yasa hükmünün düzenlenmesine göre; yapılan haciz sonunda, haczi mümkün malı bulunduğu tespit edilen kamu borçlusunun, bu malının 6183 sayılı kanunun 81 ve 91. maddeleri uyarınca değerlemesi sonunda kamu alacağını karşılayamayacağı anlaşılsa dahi, satış işlemi gerçekleştirilmeden, aciz halinde olduğunun kabulü mümkün değildir. Borçlunun aciz halinde sayılabilmesi için, haczedilen malların satışlarının yapılmış olması gerekmektedir. Haczi mümkün mameleki bulunan borçlu, ancak bu malının satışından elde edilen bedelin kamu alacağını karşılayamaması durumunda aciz haline düşmüş sayılacaktır.

6183 sayılı yasanın aciz ile ilgili durumu belirlenen borçlu için, bir “aciz fişi” düzenlenmektedir. Aciz fişinde, yapılan takibin safhalarının ve bakiye(kalan) borç miktarının gösterilmesi gerekmektedir. Aciz fişinin düzenlenmiş olması borçlunun aciz halinde olduğunu saptamaktadır. Bundan sonra artık iş alacaklı vergi idaresinin, borçlu mükellefi 5 yıl içerisinde ve her yıl azami 6 ayda bir izlemesine kalmaktadır.

Acze düşmüş bulunan borçlu hakkında, 6183 sayılı kanunun 48. maddesinde düzenlenen tecil ve taksitlendirme müessesesi uygulanabilir. Alacaklı kamu idaresi, tecil müessesesini uygulamak zorunda değildir. Bu inisiyatif alacaklı idareye aittir. Bu hak, kanunun 76. maddesinin ilk fıkrasının sonundaki “tatbik olunabilir” ibaresinden ortaya çıkmaktadır. Alacaklı kamu idaresinin tecil uygulaması yapmayı kabul etmesi durumunda, anılan madde hükmü, aciz halindeki kamu borçlusundan teminat ve tecil faizi aranmaksızın yürütülür(2). Çünkü, bireysel gelir vergisi mükellefleri bakımından aciz hali bir bakıma şirketler de iflas veya konkordato uygulamasına benzerlik taşımaktadır. Dolayısıyla da acze düşmüş bir gelir vergisi mükellefi için tecili faizi uygulamak mümkün bulunmamaktadır.

Öte yandan, aciz vesikası düzenlenip mükellefe verilmeden önce vergi idaresi tarafından mükellefin Türkiye çapında genel bir “mal varlığı araştırması” yapılarak buna göre gerçek kişi hakkında herhangi bir mal varlığına rastlanılmaması halinde daha sonra aciz belgesi düzenlenebilir. Yine bu mükelleflerin durumları 5 yıl içerisinde sürekli takip ve izleme yapılarak mal varlıklarındaki artışlar, azalışlar devamlı yılda 2 kez tekrar edilmektedir.

6183 sayılı yasanın 76. maddenin 2. fıkrası, alacaklı tahsil dairesinin, aciz halindeki kamu borçlusunun mali durumunu, zamanaşımı süresi içinde, devamlı olarak, takip edileceği ifade edilmektedir. Fıkra hükmünde, aynı zamanda, dolaylı olarak, aciz hali devam ederken, kamu alacağının zamanaşımına uğrayabileceğini de kabul etmektedir. Zira; aciz halinde bulunan borçlunun borcunun zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmemiş olmasaydı, borçlunun mali durumunun takibinin zamanaşımı süresiyle sınırlandırılmasına gerek olmazdı.

Diğer taraftan, madde de burada sözü edilen zamanaşımı, 6183 sayılı kanunun 102. maddesinde düzenlenen tahsil zamanaşımıdır. Anılan maddeye göre; tahsil zamanaşımı, kamu alacağının vadesinin rastladığı takvim yılını izleyen takvim yılı başından itibaren beş yıl içinde tahsil edilmezse zamanaşımına uğrayacaktır. Zamanaşımını başlatan durum, kamu alacağının vade tarihidir. Beş yıllık zamanaşımı süresi, bu tarihe göre belirlenen takvim yılı başından itibaren işlemeye başlamaktadır(*).

Bunun yanı sıra; bir sonraki maddede, zamanaşımını kesen sebepler sayılmıştır(3). Bunlar arasında, ödeme yapılması, haciz tatbiki, cebren tahsil ve takip muameleleri sonucunda yapılan her çeşit tahsilat, ödeme emri, mal bildirimi, kamu alacağının ödeme planına bağlanması da sayılmıştır. Aciz halinde olan kamu borçlusu için, bu işlemlerden hangisi en son yapılmışsa, yeni zamanaşımı süresi, bu işlem tarihini izleyen takvim yılı başından işlemeye başlayacaktır. Örneğin; haczi kabil menkul veya gayrimenkul malı bulunmayan kamu borçlusu için, mal bildiriminde bulunduğu; mal bildiriminde bulunmayan kamu borçlusu için, ödeme emrinin tebliğ edildiği; haczi mümkün malı olan kamu borçlusu için, bu malın satılması sonucu elde edilen tarih, en son yapılan işlemdir. Yeni zamanaşımının hesabı, bu tarihe göre belirlenen takvim yılı başı itibariyle yapılacaktır.

Kamu borçlusu aciz halinde iken, borcuna karşılık olarak teminat göstermesi halinde de, zamanaşımı süresi, teminatın kalktığı tarihe göre belirlenen takvim yılı başından itibaren yeniden çalışmaya başlayacaktır.

Aciz halindeki borçlu hakkında 48. madde hükmü tecil ve taksitlendirme uygulanarak, kamu alacağının ödeme planına bağlanması halinde ise, yeni zamanaşımı süresinin hesabı, bu ödeme planına uygun olarak yapılan en son ödeme tarihine göre belirlenecek takvim yılı başı esas alınarak yapılır. Bu halde, yeni zamanaşımının hesabında, değil de, son ödeme tarihinin esas alınmasının nedeni, her ödemenin, 103. maddenin ilk fıkrasının 1. bendine göre, işlemekte olan zamanaşımını yeniden kesecektir.

—————————————–

Yar. HGK., 2/3/2006 gün ve E:2005/15-K:2005/119, İstanbul Barosu dergisi, C.80, S.2006/5, Eylül-Ekim, sh. 2145: İtiraz ve şikayet konu edilmeksizin kesinleşen ve borçlunun hacze değer malının bulunmadığına ilişkin olan haciz tutanağının, geçici aciz belgesi niteliğinde olduğu ve borçlunun aciz halinin gerçekleştiği hk.
Bkz. 6183 sayılı yasa 48. md. ve konuyla ilgili GT.370-438 genel tebliğ ve ilgili maddeler için bkz. 9,10,56,62
6183 sk. md. 103
(*) Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 9/7/1987 gün ve E:87/1317-K:87/2916 sayılı kararında:
“… borç miktarına göre yapılan haczin yetersizliği ve mallar hakkında açılmış istihkak davasının varlığı gözetilerek bu davanın istihkak davasına mukabil açılmış bir dava olarak kabulüyle esasına girişilip, delilleri toplanarak sonucuna göre bir karar verilmelidir. Mahkeme kararının bozulmasına karar verildi.”

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/6183-sayili-yasa-acisindan-mukellefin-acze-dusmesi

Kaynak: wwwhukukihabernet

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.