Trafik kazasına kusuru ile sebep olan yaya

Etiketler

trafik-kazasina-kusuru-ile-sebep-olan-yaya
Trafik kazasına kusuru ile sebep olan yaya

Taksirle Yaralama Suçu – Sanığın Kusuruyla Sebebiyet Verdiği Trafik Kazasında Sadece Tazminat Sorumluluğu Bulunup Ceza Sorumluluğunun Olamayacağının Kabulünde İsabet Bulunmadığı

T.C.
YARGITAY
CEZA GENEL KURULU
E. 2014/12-67
K. 2016/45
T. 9.2.2016

* YAYANIN KUSURLU HAREKET ETMESİ SONUCU BAŞKASININ YARALANMASINA VEYA ÖLÜMÜNE NEDEN OLMASI ( Taksirli Yayanın İlgili Suçtan Cezalandırılacağı – Kategorik Olarak Yayaların Taksirle Öldürme ve Yaralama Suçlarının Faili Olamayacaklarının Söylenemeyeceği/Taksirle Yaralama Suçu)

* TRAFİK KAZASINA KUSURU İLE SEBEP OLAN YAYA (Taksirle Yaralama Suçu – Sanığın Kusuruyla Sebebiyet Verdiği Trafik Kazasında Sadece Tazminat Sorumluluğu Bulunup Ceza Sorumluluğunun Olamayacağının Kabulünde İsabet Bulunmadığı)

* YAYALARIN İŞLEDİĞİ TAKSİRLE YARALAMA SUÇU (Trafik Kazalarında Sürücüler Gibi Yayaların da Kendileri İçin Öngörülen Trafik Kurallarına Uymamak Suretiyle Kusurlu Hareket Ederek Başkasının Yaralanmasına veya Ölümüne Neden Olması Durumunda Taksirli Yayanın İlgili Suçtan Cezalandırılması Mümkün Olduğu)
5237/m.22/2,89/1
2918/m.68,70

ÖZET : Uyuşmazlık; bir kişinin yaralanması ile sonuçlanan trafik kazasında sanığın yaya olması ve herhangi bir trafik aracını kullanmaması nedeniyle, taksirle yaralama suçunun faili olup olamayacağının tespitine ilişkindir. Taksirle öldürme ve yaralama suçları herkes tarafından işlenebilecek suçlardan olup kategorik olarak yayaların bu suçların faili olamayacakları söylenemez. Dolayısıyla trafik kazalarında sürücüler gibi yayaların da kendileri için öngörülen tafik kurallarına uymamak suretiyle kusurlu hareket ederek başkasının yaralanmasına veya ölümüne neden olması durumunda taksirli ilgili suçtan cezalandırılması mümkündür. Bu sebeple Özel Dairece yaya olan sanığın kusuruyla sebebiyet verdiği trafik kazasında sadece tazminat sorumluluğu bulunup ceza sorumluluğunun olamayacağının kabulünde isabet bulunmamaktadır.

DAVA : Taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olmak suçundan sanık …’nün beraatine ilişkin, Antalya 6. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 22.10.2010 gün ve 830-1016 Sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 2.5.2013 gün ve 27861-12220 sayı ile;
“… 69 promil alkollü mağdur sürücü …, yönetimindeki otomobil ile gece vakti, orta refüj ile bölünmüş, tek yönlü, meskun mahal yolda seyrederek olay mahalline geldiğinde, seyir yönüne göre sağ tarafından kaplamaya, yola girip, yaya geçidini kullanarak, yolun karşısına geçmekte olan, 238 promil alkollü sanık yaya …’ye çarpmamak için, direksiyonu kırdığında, başka bir araca çarpması sonucu, mağdur sürücünün basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı olayda, sanık yaya hakkında kamu davası açılmış ve yapılan yargılama sonunda sanığın beraatine karar verilmiştir.

Yayanın sebebiyet verdiği trafik kazasından dolayı sanık olup olmayacağı sorununun öncelikle çözümlenmesi gerekmektedir.
Taksir, istisnai bir kusurluluk şeklidir. Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için bir takım önlemler alma ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar toplum olarak yaşama zorunluluğundan doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir. Fail, tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için cezalandırılır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme olanak ve ödevinin varlığına rağmen sonuca iradi bir hareketle neden olmak olup Türk Ceza Kanununun 22/2. maddesi ‘Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi’ olarak tanımlamaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun son olarak verdiği 7.6.2011 gün 54-120 Sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında da vurgulandığı gibi, öğretide ve uygulamada taksirin unsurları;
1-) Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,
2-) Hareketin iradi olması,
3-) Neticenin iradi olmaması,
4-) Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,
5-) Neticenin öngörülebilir olmasına karşın fail tarafından öngörülememesi, şeklinde kabul edilmektedir.

Yayanın karşıdan karşıya geçerken kendisine motorlu bir vasıtanın çarpacağı ve bu vasıtada bulunanların yaralanacağını öngörebilmesinin kabulü toplumda yaygın olan ortak düşünceye aykırıdır. Yayaların motorlu taşıt sürücülerine zarar vereceklerini, bu sebeple daha fazla basiretli davranmaları gerektiğini bildikleri ve cezalandırılmaları gerektiği kabul edilemez. İntihar etmek için kendisini hızla gelen otomobilin altına atan ve kazaya neden olan şahsın amacı, kendi yaşamına son vermek olup sürücünün yaralanabileceğini de önceden görebileceği söylenemez. Bu sebeple taksirin ‘neticenin öngörülebilmesi’ unsuru bu gibi olaylarda gerçekleşmemiştir.

2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun 46-67. maddelerinde sürücülerin uyacakları kurallar, 68-70. maddelerde ise yayalar, hayvanla çekilen veya elle sürülen araçlarla hayvan sürücülerinin ve yarışlar hakkında kurallar düzenlenmiştir. Yayalarla ilgili düzenlemelerde uyacakları kurallar belirtilmiş, ışıklı işaret veya yetkili kişilerin bulunmadığı geçitlerde veya kavşaklarda güvenlikleri açısından araçların uzaklık ve hızını göz önüne almaları, yolu kontrol ederek kendi güvenliklerini sağladıktan sonra, en kısa zamanda taşıt yolunu geçebilecekleri hükme bağlanmıştır. Belirtilen kurallara uymayanlar hakkında ise idari para cezasına hükmolunacaktır.

Kanun koyucu tarafından da yayanın kendi can güvenliğini sağlaması için bir takım kurallar konulmuş, trafik kazaları ile ilgili 81. madde vd. maddelerinde sadece sürücülerden bahsedilmiş, yayaların motorlu taşıt sürücülerine veya başkalarına verebilecekleri zararlardan dolayı cezai sorumlulukları yönüne gidilmemiştir. Ayrıca ister kasdi, isterse taksirli olsun, bir fiilin cezalandırılabilmesi için uygunluk, elverişlilik, yeterlilik koşulları gerçekleşmelidir. Bir yayanın motorlu taşıt vasıtasına çarpmasında bu koşulların gerçekleştiği öne sürülemez. Örneğin bir yayanın otobüse çarpması halinde meydana gelen kazada otobüs içindekilerin ölmesinde veya yaralanmasında, aranılan bu yeterlilik, elverişlilik ve uygunluk koşulları yoktur. Bu sebeple trafik kazasına karışan yayanın TCK’nın 85 veya 89. maddeleri gereğince cezalandırılması, Ceza Hukukunun vurgulanan bu temel kriterlerine aykırıdır.

Bir olayda hukuki sorumluluk ile cezai sorumluluk farklı olup, taksirli cezai sorumluluk daha dar olarak düzenlenmiş ve bunun çerçevesi TCK’nun 22. maddesinde çizilmiştir. Trafik kazasında yayanın hukuki sorumluluğunun bulunması, cezai yönden de sorumlu olmasını gerektirmez. Yayanın kusurlu olması, yeni Türk Ceza Kanunu uygulamasında sürücünün cezasının belirlenmesinde ve hakkında lehe hükümlerin uygulanmasında nazara alınıp adaletli bir cezalandırma sağlanmaya çalışılmaktadır.
Yayaların kusurlu olmaları tazmini sorumluluğu gerektirir. Meydana gelen kazadan dolayı cezai sorumluluğun var olduğu kabul edilemez…”,

Açıklaması ile hükmün onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 16.7.2013 gün ve 114089 sayı ile;
“… Kanun düzenlemesinde suçun failine dair herhangi bir özellik ve nitelendirmede bulunulmadığından, olayımız taksir sorumluluğunu düzenleyen TCK’nun 22/2. fıkrası ve TCK’nun taksirle yaralama suçunu düzenleyen 89. maddesi göz önünde bulundurularak çözülmelidir. 2918 Sayılı Kanundaki düzenlemeler, taksirle yaralama suçunda kusurun tespiti ve oranı açısından önem arzeder, suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının tespitinde esas alınacak olan düzenleme suçun düzenlendiği TCK’nun ilgili maddeleridir.
Dosyadaki olayı mevzuat ile birlikte irdeleyecek olursak;

TCK’nun 89/1. maddesinde ‘Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi’den bahsedilmektedir.
Taksir kavramı, TCK’nun 22. maddesinin 2. fıkrasında: ‘Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanunî tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.’ şeklinde tanımlanmıştır. Bir başka deyişle, kişinin istememekle beraber kendisinden beklenen ve göstermek zorunda olduğu özeni göstermemek suretiyle suç tipinde belirtilen neticenin gerçekleşmesi hali olarak da ifade edilebilir.

Taksirle işlenen haksızlıklarda hareket iradidir. Dosyadaki olayımızda sanığın hareketinin iradi veya istem dışı olup olmamasında bir çekişme yoktur.
Suça dair kanuni tarifte belirtilen maddi unsurlardan birinin gerçekleşmesinin ‘öngörülmemiş olması’, taksirin bir özelliğidir. Buna ek olarak ‘dikkat ve özen’ unsuru da olmalıdır. Gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsaydı kanuni tarifte yer alan bir unsurun gerçekleşeceği öngörülecekti diyebiliyorsak, bu fiil taksirle işlenmiş demektir.
Taksirin esası, öngörebilme olanağına rağmen failin toplumsal düzeni ilgilendiren zararlı ya da tehlikeli neticeleri öngörmemesi veya öngördüğü halde neticeyi önlememesidir.

Objektif özen yükümlülüğünün kaynaklarıdan biri de toplumdaki ortak deneyim ve tecrübelerdir. Özen yükümlülüğünün ihlali olarak ortak tecrübe ve hayat deneyimlerinin gerektirdiği dikkat ve özen yükümüne aykırılık da taksirli hareketi doğurabilir.
İhlal edilen objektif özen yükümlülüğünün mutlaka belli bir hukuki değerle alakalı olması gerekir. Öngörebilme somut olayın özelliklerine göre bizzat failin şahsi niteliklerinin dikkate alınması suretiyle belirlenir. Dikkat ve özen yükümlülüğünün kaynağı, davranış normlarıdır. Ancak bunlar karşımıza pozitif hukuk metinlerine yansımış yükümlülükler şeklinde çıkabileceği gibi, müşterek hayat tecrübeleri ile de bu yükümlülükler ifade edilebilirler.

Olayımızda sanık özen yükümlülüğüne riayet etmemiştir. Zira, alkollü bir şekilde yola çıkan bir yaya, yoldan geçmekte olan bir araç sürücüsünün güvenli sürüş yeteneğini etkileyebileceği konusunda dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmesi gerekir.

Yaya olan sanığın hareketi ile şikayetçinin yaralanması arasında illiyet bağı vardır. Sanığın alkollü bir şekilde yola çıkma şeklinde gelişen davranışı ile zararlı netice arasında sebep-sonuç ilişkisi kurulmaktadır. Sanığın bu fiili olmasaydı netice meydana gelmeyecekti.

Olayımızda ‘neticenin öngörülebilir olması’ unsuru açısından da problem yoktur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, yayanın motorlu araca çarpması ve sürücüsüne zarar vermesi değil, yayanın kusurlu hareketi ile aracını kullanmakta olan şikayetçinin sürüş yeteneğini olumsuz olarak etkilenmesi ve bunun sonucunda da araç sürücüsünün ister yaya olan sanığa çarpması, isterse yayaya çarpmadan direksiyon hakimiyetini kaybetmek suretiyle devrilmesi ve bir başka şeye çarpması ile olsun, bir şekilde zarar görmesidir. Daire kararında geçen ‘…Yayaların motorlu taşıt sürücülerine zarar vereceklerini, bu sebeple daha fazla basiretli davranmaları gerektiğini bilmeleri ve cezalandırılmaları gerektiği kabul edilemez.’ şeklindeki ifade ‘dikkat ve özen yükümlülüğü’ ve ‘öngörme’ kavramları ile çelişmektedir.

Taksirli hareket sonucunda zarar neticesinin doğması ile ilgiliği olarak örnek verecek olursak; yolda yürümemesi gereken hayvanların bir kazaya sebebiyet vermeleri durumunda hayvan sahibinin cezai sorumluluğunun bulunduğu kabul edildiğine göre, olmaması gereken bir yerde bulunup da yoldan geçmekte olan sürücüleri etkileyen, onların güvenli sürüş yeteneklerinin kaybolmasına neden olan yayaların cezai sorumluluklarının olamayacağını iddia etmek, ilamdaki kabulün aksine, toplum yaşantısındaki genel algılamaya aykırıdır.

Sonuç olarak, yayanın alkollü veya normal şekilde karşıdan karşıya geçerken, olmaması gereken bir yerde yayanın bulunması sonucunda araç sürücüsünün dikkatli sürüş yeteneğini kaybetmesine ve bir şekilde zarar görebileceğine neden olabileceğini öngörebilmesi gerekir. İradi hareket sonucunda sadece araç sürücüsünün zarar görebileceğinden ziyade, araçtaki yolcular da zarar görebilir ve yaya olan kişiden motorlu araç sürücüsü veya araçta yolcu olarak bulunan kişilere zarar vermemesi için, dikkat ve özen yükümlülüğüne riayet etmesi beklenir. Bu gibi olaylarda ‘neticenin öngörülebilmesi’ koşulunun gerçekleşmeyeceği yönündeki görüşe katılmamız mümkün değildir.

Yukarıdaki nedenlerden dolayı yerel mahkeme kararı usul ve yasaya aykırı bulunduğundan hükmün tebliğnamedeki gerekçe doğrultusunda bozulmasına karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçelerle onamasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olduğu…”,
Görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 23.12.2013 gün ve 17297-30342 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; bir kişinin yaralanması ile sonuçlanan trafik kazasında sanığın yaya olması ve herhangi bir trafik aracını kullanmaması nedeniyle, taksirle yaralama suçunun faili olup olamayacağının tespitine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;

69 promil alkollü müşteki sanık …’ın yönetimindeki otomobil ile gece vakti, orta refüj ile bölünmüş, tek yönlü, meskun mahalde bulunan yolda seyir halinde iken seyir yönüne göre sağ tarafından yola girip, yaya geçidini kullanarak, yolun karşısına geçmekte olan, 238 promil alkollü olan sanık …’ye çarpmamak için, direksiyonu kırdığında, başka bir araca çarpması sonucu, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı,
Müşteki sanık …’ın soruşturma aşamasında alınan beyanında yaya olan sanık …’den şikayetçi olduğu, … hakkında taksirle yaralamaya neden olma, … hakkında ise trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan kamu davası açıldığı,
Anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, öncelikle taksir ve unsurları üzerinde durulması gerekmektedir.
Kural olarak suç, ancak kastla, işlenebilecekken, kanunda açıkça gösterilen hallerde taksirle de işlenebilecektir. Failin cezalandırılabilmesi için kanunda açık bir düzenleme bulunmasının zorunlu olduğu istisnai bir kusurluluk şekli olan taksir, 5237 Sayılı TCK’nun 22/2. maddesinde; “dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi” şeklinde tanımlanmıştır.

Ceza Genel Kurulunun 7.6.2001 gün ve 54-120 ile 6.10.2009 gün ve 189-220 Sayılı kararlarında da; “Taksir istisnai bir kusurluluk şeklidir. Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için bir takım önlemler alması ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar toplum olarak yaşama zorunluluğundan doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir, fail tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için cezalandırılır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan kaynaklanmaktadır” açıklamalarına yer verilmiştir.

Öğretide de benimsendiği üzere, Ceza Genel Kurulunun birçok kararında taksirin unsurları;
1-) Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,
2-) Hareketin iradi olması,
3-) Neticenin iradi olmaması,
4-) Hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunması,
5-) Neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülememiş olması,
Şeklinde kabul edilmektedir.

Uyuşmazlığa konu olayda, diğer şartların gerçekleştiği konusunda bir tereddüt bulunmaması nedeniyle, 5. bentte yer alan neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörüle- memiş olması şartının gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinde durulmalıdır.
Taksirle gerçekleştirilen bazı eylemlerin suç olarak tanımlanıp cezaî yaptırıma bağlanmasıyla, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hale gelen toplum hayatı içinde daha dikkatli davranmalarının temin edilmesi amaçlanmaktadır. Kanun ve ortak hayat tecrübesinin sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen görevini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı neticeye sebep olan kişinin taksirle işlenen suçlara dair cezaî sorumluluğu benimsenmiş, fakat taksirden sözedilemek için de kanunî tarife uygun fiilin işlenebileceğinin öngörülme imkanının mevcut olması aranmıştır.

Bilindiği üzere, failin iradesi kasten işlenen suçlarda neticeye, taksirli suçlarda ise harekete yöneliktir. Gerek kanun tarafından konulan, gerekse ortak deneyimler ürünü olan kurallara iradi olarak riayetsizlik suretiyle dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranıldığı takdirde, bir takım zararlı neticelerin doğabileceği öngörülebiliyorsa taksir söz konusu olacaktır. Yapılan hareketin neticesi ortak tecrübeye göre öngörülemiyorsa ve hukuken de böyle bir yükümlülük getirilmemişse, taksirli hareketten söz edilemeyecek, “kaza” ya da “tesadüf” olarak adlandırılan bu hal sebebiyle cezai sorumluluk gündeme gelmeyecektir.

Diğer bir anlatımla; taksirle işlenen suçlarda icrai ya da ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmekte olup, iradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi halinde de kaza ya da tesadüf söz konusu olacağından, failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeye- cektir. Öngörülebilme, belirli niteliklere sahip olan failin gerçekleştireceği hareketinin zararlı neticelerini tahmin edebilmesi imkanı olarak açıklanabilecek olup, öngörülebilme imkansız ise, kaza ve tesadüf söz konusu olacaktır.

Aslında öngörülebilirlik taksiri kaza ve tesadüften ayırdığı gibi, ayrıca bilinçli – bilinçsiz taksir ayrımında da önem arzetmektedir. 5237 Sayılı TCK’nun 22/3. fıkrasında ise bilinçli taksir; “kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi” şeklinde tanımlanmış ve bu halde taksirli suça dair cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı hüküm altına alınmıştır.
Buna göre, basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörememesi, bilinçli taksir halinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır. Bilinçli taksirde gerçekleşen sonuç, fail tarafından öngörüldüğü halde istenmemiştir.

Gerçekten neticeyi öngördüğü halde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin hali, bunu öngörmemiş olan kimsenin hali ile bir tutulamayacağından ve neticeyi öngören kimse ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlü olduğundan, neticeyi öngöremeyen faile oranla yaptırımı ağırlaştırılarak cezasının artırılması öngörülmüştür. Özetle, öngörülebilir neticenin öngörülmemiş olması taksirin basit şekli, öngörülebilir neticenin öngörülmüş ancak istenmemiş olması hali ise bilinçli taksir olarak nitelenecek, neticenin istenmesi halinde ise kasıt gündeme gelecektir.

Taksirle işlenen suçlarda “neticenin öngörülebilirliği” şartı ile ilgili olarak Ceza Genel Kurulunun 12.10.2004 gün ve 163-194 Sayılı kararında; “Neticenin istenmemiş olması (iradi olmaması), taksirin önemli bir özelliğini oluşturmakta ve onu kasttan ayırmaktadır. Yine, neticenin öngörülebilir olması, taksirin başlıca şartını hatta sınırını oluşturur. Netice öngörülebilir değilse, bu gibi neticeleri doğurabilecek hareketlerde bulunmaktan çekinmesi kimseden doğal olarak istenemeyeceği için, ortada kusurluluk kalmaz ve artık bir kaza veya tesadüfün bulunduğundan söz edilir”; 11.5.2004 gün ve 97-115 Sayılı kararında da; “Neticenin öngörülebilmesi (tahmin edilebilmesi) ise failin hareketlerinin sonuçlarını tahmin edebilme yeteneğini ifade eder. Bu bakımdan failce neticenin öngörülebilir olup olmadığının belirlenmesi bakımından failin yaş, görgü, meslek vs. gibi niteliklerinin nazara alınmasını zorunlu kılar. Zira öngörülebilmenin imkansız olması durumunda taksirden değil, kaza ve tesadüflerden söz edilebilir.

Öngörebilme olanağının belirlenmesinde nasıl bir ölçüt uygulanacağı hususu uygulama ve öğretide de tartışılmış, failin kişisel niteliklerini gözönünde bulunduran subjektif görüş eğilim kazanmıştır. Bu görüşe göre failin görgüsü, sosyal seviyesi, yaşam tecrübesi, bedeni ve akli hali, zeka düzeyi gibi hususlar öngörme olanağının belirlenmesinde nazara alınacaktır” açıklamalarına yer verilmiştir.

Öğretide de; sonucun öngörülebilirliğinin, failin içinde bulunduğu, sosyal çevre, mensup olduğu meslek, eğitim durumu, ortak tecrübe, bilgi düzeyi ve failin kişisel özellikleri dikkate alınarak saptanması gerektiği, öngörülebilir sonucun, fiilen meydana gelen sonuç olmayıp, failin yaptığı iradi hareketin neden olabileceği benzer sonuçlar olduğu, fiilen oluşan sonucun sadece genel olarak öngörülebilir olması taksirin varlığı için yeterli olup, sonucun bütün inceliklerinin öngörülmesine gerek bulunmadığı görüşleri ileri sürülmüştür. (Timur Demirbaş, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, 8. Bası, İstanbul, 2012, s. 358 vd.; Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayımcılık, 3. Bası, İstanbul, 2013, s. 277; Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınları, 6. Bası, Ankara, 2013, s.219; Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 15. Bası, Ankara, 2013, s.216 vd.)

Bu genel açıklamalardan sonra, Türk Ceza Kanununun taksirle yaralama ve taksirle öldürme suçlarına dair hükümleri ile Karayolları Trafik Kanununun konuyla ilgili düzenlemelerinin gözden geçirilmesi gerekmektedir.
5237 Sayılı TCK’nun “Taksirle yaralama” başlıklı 89. maddesi;

“(1) Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

(2) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;
a-) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına,
b-) Vücudunda kemik kırılmasına,
c-) Konuşmasında sürekli zorluğa,
d-) Yüzünde sabit ize,
e-) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma,
f-) Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına,
Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır.

(3) Taksirle yaralama fiili, mağdurun;
a-) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine,
b-) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine,
c-) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına,
d-) Yüzünün sürekli değişikliğine,
e-) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine,
Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır.

(4) Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması hâlinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(5) Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, birinci fıkra kapsamına giren yaralama hariç, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikâyet aranmaz”,

“Taksirle öldürme” başlıklı 85. maddesi ise;

“(1) Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”,
Şeklinde düzenlenmiştir.

2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinde trafik; yayaların, hayvanların ve araçların karayolları üzerindeki hal ve hareketleri olarak tanımlanmış, “Karayollarında trafiğin akışı” başlıklı 46. maddesinde sürücülerin, 81. maddesinde trafik kazalarına karışanların uymak zorunda olduğu kurallar hüküm altına alınmış ve anılan kurallara uymayanlar için idari para cezaları öngörülmüş, 68. maddesinde ise; “Yayaların uyacakları kurallar aşağıda belirtilmiştir.
a-) Yayalar, aşağıda sayılan haller dışında, taşıt yolu bitişiğinde ve yakınında yaya yolu, banket veya alan varsa burada yürümek zorundadır.

1. Yönetmelikte belirtilen tedbirler alınmak şartı ile diğer yayalar için ciddi rahatsızlık verecek boyutta eşyaları iten veya taşıyan kişiler ile, taşıt yolunun en sağ şeridinden fazla kısmını işgal etmemek, gece ve gündüz görüşün az olduğu hallerde de imkan oranında tek sıra halinde yürümek şartı ile bir yetkili veya görevli yönetiminde düzenli şekilde yürüyen yaya kafileleri taşıt yolu üzerinde yürüyebilirler.

2. Yayaların yürümesine ayrılmış kısımların kullanılmasının mümkün olmaması veya bulunmaması hallerinde yayalar, bisiklet trafiğine engel olmamak şartı ile bisiklet yolunda bisiklet yolu yoksa taşıt yolu üzerinde, imkan oranında taşıt yolu kenarına yakın olmak şartı ile yürüyebilirler.

3. Her iki tarafında, yaya yolu ve banket bulunmayan veya kullanılır durumda olmayan iki yönlü trafiğin kullanıldığı karayollarında yaya kafileleri dışındaki yayalar, taşıt yolunun sol kenarını izlemek zorundadır.
b-) Taşıt yolunun karşı tarafına geçmek isteyen yayaların taşıt yolunu, yaya ve okul geçidi ile kavşak giriş ve çıkışları dışında herhangi bir yerden geçmeleri yasaktır.
Yayalar, bu yerlerden geçerken;

1. Yaya ve okul geçitlerinin bulunduğu yerlerde, geçitte yayalar için ışıklı işaret varsa bu işaretlere uymak,
2. Geçitte yayalar için ışıklı işaret yoksa ve geçit sadece taşıt trafiği ışıklı işareti veya yetkili kişi tarafından yönetiliyorsa geçecekleri doğrultu açıldıktan sonra taşıt yoluna girmek,
3. Işıklı işaret veya yetkili kişilerin bulunmadığı geçitlerde veya kavşaklarda güvenlikleri açısından yaklaşan araçların uzaklık ve hızını göz önüne almak,
Zorundadırlar.
Ancak, yüz metre kadar mesafede yaya geçidi veya kavşak bulunmayan yerlerde yayalar, taşıt trafiği için bir engel teşkil etmemek şartı ile ve yolu kontrol ederek kendi güvenliklerini sağladıktan sonra en kısa doğrultuda ve en kısa zamanda taşıt yolunu geçebilirler.
c-) Yaya yollarında, geçitlerde veya zorunlu hallerde taşıt yolu üzerinde bulunan yayaların, trafiği engelleyecek veya tehlikeye düşürecek şekilde davranışlarda bulunmaları veya buraları saygısızca kullanmaları yasaktır.

Bu madde hükümlerine uymayan yayalar 1.800.000 lira para cezası ile cezalandırılırlar” şeklindeki hükme yer verilerek yayaların uyacakları kurallar belirlenmiştir.
Karayolları Trafik Yönetmeliğinin “Karayollarında trafiğin akışı ve karayolunun kullanılması” başlıklı 94. maddesinde; “Karayollarında trafik sağdan akar.

Aksine bir hüküm veya işaret bulunmadıkça karayollarında;
…C) Yayalar;
Bu Yönetmeliğin 95. maddesinde sayılan hal ve şartlar dışında;

a-) Taşıt yolu bitişiğindeki ve yakınındaki yaya yolu, banket ve alanlarda yürümek, buralarda ve mecburi hallerde taşıt yolunda yürüme halinde bu Yönetmeliğin 138. maddesindeki şartlara uymak,

b-) Taşıt yolunun karşı tarafına; yaya ve okul geçitleri ile kavşak giriş ve çıkışlarından, bunların bulunmadığı yerlerde ise, şartlarına uyulmak suretiyle taşıt yolunun uygun kısımlarından geçmek,

c-) Yaya ve okul geçitlerinden geçerken, geçidin sağ bölümünden yürümek,
Zorundadırlar”,
“Trafik İşaretlerine Uyma” başlıklı 95. maddesinde; “Araç ve hayvan sürücüleri ile yayalar yolu kullanırken;

a-) Trafiği düzenleme ve denetlemeye yetkili üniformalı veya özel işaret taşıyan görevlilerin uyarı ve işaretlerine,

b-) Işıklı ve sesli trafik işaretlerine,

c-) Trafik işaret levhaları, tertipleri ve yer işaretlemelerine,

d-) Trafik güvenliği ve düzeni ile ilgili olarak Karayolları Trafik Kanununda ve Karayolları Trafik Yönetmeliğinde gösterilen diğer kural, yasak, zorunluluk ve yükümlülüklere,
Uymak zorundadırlar.
Bunlara uymadaki öncelik yukarda yapılan sıralamaya göredir”,
“Yayalar” başlıklı 138. maddesinde; “Yayaların uyacakları kurallar aşağıda belirtilmiştir.

a-) Yayalar taşıt yolu bitişiğinde veya yakınında yaya yolu, banket veya alan varsa buralardan yürümek, her iki tarafında banket bulunan ve kullanılabilir durumda olan yollarda kendi gidiş yönüne göre sol bankette yürümek zorundadırlar.
Ancak;

1-) Diğer yayalar için ciddi rahatsızlık ve tehlike verecek boyut veya biçimde eşya iten veya taşıyan kişiler, taşıt yolunun en sağ şeridinde mümkün olan en az kısmı işgal etmek, araçların ilerlemelerine engel olmamak, çarpmayı önleyici ve uyarıcı tedbirleri almak şartıyla taşıt yolu üzerinde yürüyebilirler.

2-) Bir yetkili veya görevli yönetiminde düzenli şekilde yürüyen yaya kafileleri taşıt yolunun en sağ şeridinden fazla kısmını işgal etmemek, gece ve gündüz görüşün az olduğu hallerde imkan oranında tek sıra halinde yürümek, araçların hareketlerini engellememek ve güçleştirmemek, çarpmayı önleyici ve uyarıcı tedbirleri almak şartıyla taşıt yolu üzerinde yürüyebilirler.

3-) Yayaların yürümesine ayrılmış kısımların kullanılmasının mümkün olmaması veya mevcut bulunmaması halinde, bisiklet yolu varsa bisiklet trafiğine engel olmamak şartıyla bisiklet yolunda, bisiklet yolu yoksa imkan oranında taşıt yolu kenarına yakın olmak şartıyla taşıt yolu üzerinde yürüyebilirler.

4-) Her iki tarafında yaya yolu ve banket bulunmayan veya kullanılır durumda olmayan iki yönlü yollarda yaya kafileleri taşıt yolunun
sağ kenarında diğer yayalar gidişlerine göre taşıt yolunun sol kenarında yürümek zorundadırlar.

b-) Karşıdan karşıya geçişler;
Taşıt yolunun karşı tarafına geçmek isteyen yayalar, taşıt yolunu yaya ve okul geçidiyle kavşak giriş ve çıkışlarından geçmek zorundadırlar.

1-) Yaya ve okul geçitlerinin bulunduğu yerlerde yayalar için ışıklı işaret varsa bu işaretlere uymak,

2-) Geçitte yayalar için ışıklı işaret yoksa ve geçit sadece taşıt trafiği ışıklı işareti veya yetkili kişi tarafından yönetiliyorsa, geçecekleri doğrultu açıldıktan sonra taşıt yoluna girmek,

3-) Işıklı işaret veya yetkili kişilerin bulunmadığı geçitlerde veya kavşaklarda güvenlikleri açısından yaklaşan araçların uzaklık ve hızını göz önüne alarak uygun zamanda geçmek,
Zorundadırlar.

Ancak, 100 metre kadar mesafede yaya geçidi, okul geçidi veya kavşak bulunmayan yerlerde yayalar, taşıt trafiği için bir zorluk veya engel yaratmamak şartıyla ve yoldan gelen taşıtların uzaklık ve hızını kontrol ederek kendi güvenliklerini sağladıktan sonra en kısa doğrultuda ve en kısa zamanda taşıt yolunu geçebilirler.
Yollarda güvenli geçiş, önce sola sonra sağa bakılarak sakınca yoksa taşıt yoluna girmek, geçiş sırasında sola ve sağa bakılarak yürüyüşe devam etmek, taşıt yoluna girmeden güvenle duramayacak kadar yaklaşmış taşıtlar varsa ilk geçiş hakkını onlara verip geçişlerini beklemek suretiyle yapılır.
Yayalar için özel olarak yapılmış alt veya üst geçit, yaya köprüsü veya yaya tüneli gibi tesisler varsa yayalar buralardan yararlanmak zorundadırlar.

c-) Yaya yolu bulunmayan yollarda yürümek zorunda kalan yayalar, araç sürücülerine karşı görünürlüklerini sağlamak, can güvenliklerini daha olumlu yönde artırmaları için alaca karanlık ve gece karanlığında üzerlerinde reflektif aksesuar bulundurmak, uyarıcı açık renk elbise giymek veya ışık taşımak gibi tedbirleri almak zorundadırlar.

d-) Yaya yollarında, geçitlerde veya mecburi hallerde taşıt yolu üzerinde bulunan yayaların, trafiği engelleyecek, tehlikeye düşürecek davranışlarda bulunmaları, dikkatsiz hareket etmeleri, oynamaları veya bu yerleri saygısızca kullanmaları yasaktır” ,
Şeklinde düzenlemelere yer verilmiştir.

Görüldüğü gibi, ne Karayolları Trafik Kanunu ne de Karayolları Trafik Yönetmeliğinin münhasıran taşıtlara özgülenen kurallardan ibaret olduğu söylenemeyecektir. Zira kanunda bizzat “yayaların, hayvanların ve araçların karayolları üzerindeki hal ve hareketleri” olarak tanımlanan trafiğin tüm unsurlarının sorumlulukları ile ilgili düzenlemeler ayrıntılı bir şekilde öngörülmüştür. Belirtilen kanun ve yönetmeliğin amacı, karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek olduğundan, bu hükümler sadece yayaların güvenliği için değil, tüm trafik güvenliğini ve düzenini sağlamak için kabul edilmiştir. Yayaların karşıdan karşıya nereden ve nasıl geçecekleri, karayollarında nasıl hareket edecekleri, ilk geçiş hakkının kime ait olduğu gibi hususlar kanuni düzenleme ile açıklanmak suretiyle yayalar da dahil olmak üzere herkesin uymakla yükümlü olduğu hükümler oluşturulmuştur. Bu kapsamda, trafikte kazaya karışmış olan kişinin ceza hukuku bakımından sorumluluğundan söz edilebilmesi için karayolu trafiği için belirlenmiş olan bu kurallardan en az birini ihlal etmiş olması gerekmektedir.

Diğer taraftan, 5237 Sayılı TCK’nun “Taksirle öldürme” başlıklı 85 ve “Taksirle yaralama” başlıklı 89. maddelerindeki hükümler, münhasıran nakil vasıtaları ile işlenen ya da araç sürücüleri tarafından gerçekleştirilen eylemler için kabul edilmediğinden fail herkes olabilecektir. Nitekim 85. maddede; “Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi…”, 89. maddede ise; “Taksirle başkasının … neden olan kişi” denmek suretiyle, bu suçun herkes tarafından işlenebileceği kabul edilmiş ve failin herkes olabileceği ortaya konulmuştur. Bu hükümlerde belirli niteliklere sahip faile özgülenmiş suç tipi düzenlenmediğinden, bahse konu suçların münhasıran nakil vasıtaları ile işlenebileceği ya da sadece araç sürücülerinin gerçekleştirdiği eylemlerin taksirle yaralama ya da öldürme suçlarını oluşturacağı ileri sürülemeyecek, kategorik şekilde yayaların bu suçların faili olamayacaklarına dair ön kabul de isabetli olmayacaktır.

Kendileri için öngörülen trafik kurallarına uymamak suretiyle kusurlu hareket eden yayalar çoğunlukla bizatihi suçtan zarar görmüş oldukları için, örneğin kusurlu olan yayanın hareketi sonucunda kendi ölümü gerçekleştiği ya da ağır şekilde yaralandığı için yayaların sanık olarak yargılandığı uygulamaların sayıca az olduğu görülmektedir. Ancak bu durum, kusurlu hareket eden ve davranışı sonucunda başkalarının zararına neden olan yayanın taksirle öldürme ya da taksirle yaralama suçlarının fail olamayacağı anlamına gelmemektedir. Sürücü ya da yayanın, kurallara aykırı hareket ettiğinde bir trafik kazasının meydana gelebileceğini tahmin etme imkanının bulunduğu hallerde öngörülebilirlik şartının gerçekleştiği ve buna bağlı olarak kişinin taksirli hareketinden dolayı sorumlu olması gerektiği kabul edilmelidir.

Nitekim 5237 Sayılı TCK’nun 22. maddesinin gerekçesinde de açıkça; “…bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir…” denilmek suretiyle meydana gelen trafik kazalarında yayaların da taksirle hareket edebilecekleri belirtilmiştir.

Kaldı ki, taksirli suçlarda öngörülebilir sonucun tüm detaylarının öngörülmesi ya da öngörülebilir olması da şart değildir, yayanın trafik
kurallarını ihlal etmek suretiyle aniden yola çıkması halinde bir aracın ona çarpabileceği ya da çarpmamak için direksiyonu kırması sebebiyle trafik düzeninin bozulabileceği, böylelikle de başkalarının hayatı ve vücut bütünlüğüne yönelik olarak yaralanma ya da ölüm olayının gerçekleşebileceği herkes için öngörülebilir bir durumdur. Gerçekleşen neticenin bütün ayrıntı ve inceliklerinin tahmin edilebilir olmasına gerek bulunmayıp, sonucun genel olarak öngörülebilir olması taksirin varlığı için yeterlidir. Bunun yanında yayaların zarara uğrama ihtimalinin daha yüksek olması, araç yoluna kontrolsüz giren yayanın başkalarına zarar vermek suretiyle tehlikeye neden olacağının öngörülebilir olması gerçeğini değiştirmeyecektir.

Benzer uyuşmazlık, 765 Sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlükte olduğu dönemde Ceza Genel Kurulu kararlarına konu olmuş,
13.12.1993 gün 221-317 Sayılı kararda taksirle ölüme ya da yaralanmaya neden olma suçlarında taksirin önceden öngörülebilir olma şartı gerçekleşmediğinden yayaların ceza sorumluluklarının bulunmadığı kabul edilmişken, 21.10.1997 gün ve 99-202 Sayılı kararda ise yayaların ceza sorumluluğunun bulunduğu kabul edilerek önceki karardan dönülmüştür.

Öte yandan, yayaların trafik kurallarına uymamaları sebebiyle idari para cezası ile cezalandırılmalarının hüküm altına alınmış olması, TCK’nun 85 veya 89. maddeleri ile cezalandırılmalarına engel teşkil etmemektedir. Trafik kurallarına uymama sebebiyle idari para cezası ile cezalandırılabilir olma durumu araç sürücüleri için de söz konusu olduğundan bu hususun cezai sorumluluk ile karıştırılmaması gerekir.

Nitekim Ceza Genel Kurulunun 18.2.2014 gün ve 10-80 Sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Taksirle öldürme ve yaralama suçları herkes tarafından işlenebilecek suçlardan olup kategorik olarak yayaların bu suçların faili olamayacakları söylenemez. Dolayısıyla trafik kazalarında sürücüler gibi yayaların da kendileri için öngörülen tafik kurallarına uymamak suretiyle kusurlu hareket ederek başkasının yaralanmasına veya ölümüne neden olması durumunda taksirli ilgili suçtan cezalandırılması mümkündür. Bu sebeple Özel Dairece yaya olan sanığın kusuruyla sebebiyet verdiği trafik kazasında sadece tazminat sorumluluğu bulunup ceza sorumluluğunun olamayacağının kabulünde isabet bulunmamaktadır.

Bu itibarla, haklı nedene dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün ulaşılan bu sonuç ile birlikte esasının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi …; “Bir kişinin yaralanması ile sonuçlanan trafik kazasında tali kusurlu olduğu tespit edilen sanığın yaya olması ve herhangi bir trafik aracını kullanmaması nedeniyle, taksirle yaralamaya neden olma suçundan cezai sorumluluğunun bulunup bulunmadığının belirlenmesine dair uyuşmazlık konusunda;
69 promil alkollü mağdur sürücü … yönetimindeki otomobil ile gece vakti, orta refüj ile bölünmüş, tek yönlü, meskun mahal yolda seyrederek olay mahalline geldiğinde, seyir yönüne göre sağ tarafından kaplama, yola girip, yaya geçidini kullanarak, yolun karşısına geçmekte olan, 238 promil alkollü sanık yaya …’ye çarpmamak için direksiyonu kırdığında, başka bir araca çarpması sonucu, mağdur sürücünün basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı olayda, sanık yaya hakkında kamu davası açılmış ve yapılan yargılama sonunda sanığın beraatine karar verilmiştir.

Taksir, istisnai bir kusurluluk şeklidir. Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için bir takım önlemler alma ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar toplum olarak yaşama zorunluluğundan doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir. Fail, tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için cezalandırılır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme olanak ve ödevinin varlığına rağmen sonuca iradi bir hareketle neden olmak olup Türk Ceza Kanununun 22/2. maddesi ‘Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi’ olarak tanımlamaktadır.

Yayanın karşıdan karşıya geçerken kendisine motorlu bir vasıtanın çarpacağı ve bu vasıtada bulunanların yaralanacağını öngörebilmesinin kabulü toplumda yaygın olan ortak düşünceye aykırıdır. Yayaların motorlu taşıt sürücülerine zarar vereceklerini, bu sebeple daha fazla basiretli davranmaları gerektiğini bildikleri ve cezalandırılmaları gerektiği kabul edilemez. İntihar etmek için kendisini hızla gelen otomobilin altına atan ve kazaya neden olan şahsın amacı, kendi yaşamına son vermek olup sürücünün yaralanabileceğini de önceden görebileceği söylenemez. Bu sebeple taksirin ‘neticenin öngörülebilmesi’ unsuru bu gibi olaylarda gerçekleşmemiştir.

2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun 46-67. maddelerinde sürücülerin uyacakları kurallar, 68-70. maddelerde ise yayalar, hayvanla çekilen veya elle sürülen araçlarla hayvan sürücülerinin ve yarışlar hakkında kurallar düzenlenmiştir. Yayalarla ilgili düzenlemelerde uyacakları kurallar belirtilmiş, ışıklı işaret veya yetkili kişilerin bulunmadığı geçitlerde veya kavşaklarda güvenlikleri açısından araçların uzaklık ve hızını göz önüne almaları, yolu kontrol ederek kendi güvenliklerini sağladıktan sonra, en kısa zamanda taşıt yolunu geçebilecekleri hükme bağlanmıştır. Belirtilen kurallara uymayanlar hakkında ise idari para cezasına hükmolunacaktır. Kanun koyucu tarafından da yayanın kendi can güvenliğini sağlaması için bir takım kurallar konulmuş, trafik kazaları ile ilgili 81. madde vd. maddelerinde sadece sürücülerden bahsedilmiş, yayaların motorlu taşıt sürücülerine veya başkalarına verebilecekleri zararlardan dolayı cezai sorumlulukları yönüne gidilmemiştir.

Ayrıca ister kasdi, isterse taksirli olsun, bir fiilin cezalandırılabilmesi için uygunluk, elverişlilik, yeterlilik koşulları gerçekleşmelidir. Bir yayanın motorlu taşıt vasıtasına çarpmasında bu koşulların gerçekleştiği öne sürülemez. Örneğin bir yayanın otobüse çarpması halinde meydana gelen kazada otobüs içindekilerin ölmesinde veya yaralanmasında, aranılan bu yeterlilik, elverişlilik ve uygunluk koşulları yoktur. Bu sebeple trafik kazasına karışan yayanın TCK’nun 85 veya 89. maddeleri gereğince cezalandırılması, ceza hukukunun vurgulanan bu temel kriterlerine aykırıdır.

Bir olayda hukuki sorumluluk ile cezai sorumluluk farklı olup, taksirli cezai sorumluluk daha dar olarak düzenlenmiş ve bunun çerçevesi TCK’nın 22. maddesinde çizilmiştir. Trafik kazasında yayanın hukuki sorumluluğunun bulunması, cezai yönden de sorumlu olmasını gerektirmez. Yayanın kusurlu olması, yeni Türk Ceza Kanunu uygulamasında sürücünün cezasının belirlenmesinde ve hakkında lehe hükümlerin uygulanmasında nazara alınıp adaletli bir cezalandırma sağlanmaya çalışılmaktadır.
Yayaların kusurlu olmaları tazmini sorumluluğu gerektirir. Meydana gelen kazadan dolayı cezai sorumluluğun var olduğu kabul edilemez,

Yayanın sanık olarak yargılanamayacağını ifade ederken, kastettiğimiz karayolu ulaşımında trafik kazasına karışan araç ile yolda yürümekte olan insanın çarpışan veya çarpışma ile karşı karşıya kalan kişi olması halidir. Aracını yol kenarına bırakıp giden kişi bu eyleminden zararlı bir sonuç doğduğunda’ kusurlu olması halinde tabi ki sanık olarak yargılanabilecektir. Yine hayvan sürüsünü otobana çıkaran karşıdan karşıya geçirmek isteyen kişi elverişlilik ve yeterlilik koşulları taşıyan, kazaya neden olan sürü sahibi olarak, elbette ki sorumlu ve kusurludur. Çünkü dikkat ve özen yükümlülüğüne uymamanın meydana getirdiği netice dolayısıyla kişinin kusuru mevcuttur.

Yayaların katıldıkları trafik kazalarında kusuru olan yayanın sanık olması, işin içinden çıkılmaz bir uygulama olarak karşımıza çıkacaktır. Her gün örneklerini gördüğümüz, okul çıkışında çocukların, köy yolu kenarında yürüyen yayaların hastaneden çıkan hasta yakınları ve hastalar gibi kişilerin kazaya sebebiyet vermeleri halinde binlercesinin sanık olması sonucunu doğurur ki bunun pratikte uygulaması düşünüldüğünde karmaşık bir sorunlar yumağı oluşturacağı anlaşılacaktır.
Trafik kazasına sebep olan sürücü ve yaya eşit kusurlu olduğu bir olayda meydana gelen ölümün aracın çarpması sonucu mu ya da yayanın çarpması sonucu mu meydana geldiği düşünüldüğünde aracın çarptığının kabulü gerekeceği ve neticeyi oluşturanın yaya olmadığı açıktır. Görüldüğü gibi elverişlilik olma bakamından da yayanın hareketi, sonucu meydana getirmeye elverişli değildir.
Yayanın sanık olarak kabul edilemeyeceğini söylerken, yayanın hiç sorumlu olmadığını düşünmüyoruz. Kusuru oranında maddi ve manevi tazminattan sorumludur.

Benzer uyuşmazlıklarla ilgili Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun yayaların sanık olamayacağı yönünde birden fazla kararı olduğu gibi sanık olabileceğine dair de kararları vardır.
Bu nedenlerden dolayı daire kararının yerinde olup Yargıtay C.Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle çoğunluk görüşüne muhalifim” düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.

SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle;
1-) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2-) Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 2.5.2013 gün ve 27861-12220 Sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,
3-) Yerel mahkeme hükmünün ulaşılan bu sonuç ile birlikte esasının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 09.02.2016 tarihnde yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/trafik-kazasina-kusuru-ile-sebep-olan-yaya

Kaynak: wwwkazancicom

Tedbir nafakası istemi

Etiketler

tedbir-nafakasi-istemi
Tedbir nafakası istemi

Tarafların Gerçekleşen Ekonomik ve Sosyal Durumları İle Günün Ekonomik Koşullarına Göre Takdir Edilen Nafaka Miktarları Çok Olup Mahkemece Hakkaniyet İlkesi de Dikkate Alınarak Daha Uygun Miktarda Nafakaya Hükmedilmesi Gerektiği

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2014/3-686
K. 2016/18
T. 20.1.2016

• TEDBİR NAFAKASI İSTEMİ (Tarafların Gerçekleşen Ekonomik ve Sosyal Durumları İle Günün Ekonomik Koşullarına Göre Takdir Edilen Nafaka Miktarları Çok Olup Mahkemece Hakkaniyet İlkesi de Dikkate Alınarak Daha Uygun Miktarda Nafakaya Hükmedilmesi Gerektiği)

• AYRI YAŞAMA (Evlilik Birliği Hukuken Devam Ettiğinden Eşlerin Birliğin Giderlerine Güçleri Oranında Katkıda Bulunma Yükümlülüğü de Devam Edeceğinden Nafaka Miktarı Belirlenirken Barınma İhtiyacının Giderilmesi İçin Satın Alınan Konut Sebebiyle Yapılan Ödemelerin Dikkate Alınması Gerektiği)

• EVLİLİK BİRLİĞİNE KATKIDA BULUNMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ (Ayrı Yaşam Halinde Evlilik Birliği Hukuken Devam Ettiğinden Eşlerin Birliğin Giderlerine Güçleri Oranında Katkıda Bulunma Yükümlülüğünün de Devam Edeceğinin Gözetilmesi Gerektiği – Tedbir Nafakası İstemi)

• MALULİYET VE GELİR DURUMUNUN NAFAKAYA ETKİSİ (Davalının Mevcut Gelir Durumuna Göre Ödemekle Yükümlü Olduğu Konut Borcu ve Nafaka Dışında Maaşından Arta Kalan Kısımla Kendi Geçimini de Sağlamak Zorunda Olduğu – Davalı Kocanın Maluliyeti Sebebiyle Bir İşte Çalışarak Ek Gelir Elde Etmesinin Güç Olduğunun Gözetilmesi Gerektiği)
4721/m.4,197

ÖZET : Dava, ayrı yaşayan eş ve onunla birlikte kalan müşterek çocuk için tedbir nafakası istemine ilişkindir. Nafaka yükümlüsü kocanın %86 oranındaki iş gücü kaybı sebebiyle malulen emekli olduğu, aylık maaş aldığı, evlilik birliği içerisinde satın alınan konut sebebiyle aylık ödeme yaptığı ve halen borcunun bulunduğu anlaşılmakta olup, ayrı yaşam halinde evlilik birliği hukuken devam ettiğinden eşlerin birliğin giderlerine güçleri oranında katkıda bulunma yükümlülüğü de devam edeceğinden nafaka miktarı belirlenirken barınma ihtiyacının giderilmesi için satın alınan konut sebebiyle yapılan ödemelerin dikkate alınması gerektiği kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir. Ayrıca, davalının mevcut gelir durumuna göre, ödemekle yükümlü olduğu konut borcu ve nafaka dışında maaşından arta kalan kısımla kendi geçimini de sağlamak zorunda olduğu gözetilmelidir. Davalı kocanın maluliyeti sebebiyle bir işte çalışarak ek gelir elde etmesinin güçlüğü de ortadadır. Tarafların gerçekleşen ekonomik ve sosyal durumları ile günün ekonomik koşullarına göre takdir edilen nafaka miktarları çok olup, mahkemece Türk Medeni Kanununun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi de dikkate alınarak daha uygun miktarda nafakaya hükmedilmesi gerekmektedir.

DAVA : Taraflar arasındaki “tedbir nafakası ” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kütahya Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 22.3.2013 gün ve 2012/1079 E. 2013/293K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 27.6.2013 gün ve 2013/9178 E. 2013/11231 K. sayılı bozma ilamı ile;
(… Davada, ayrı yaşamda haklılık iddiasına dayalı olarak; davacı eş ve müşterek çocuk için ayrı ayrı 250’şer TL tedbir nafakası talep ve dava edilmiştir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının ayrı yaşamakta haklı olmadığını, davalının çok ciddi bir rahatsızlık geçirdiğini, talep edilen nafakayı ödeyecek gücünün bulunmadığını, yalnızca müşterek çocuk için 100 TL nafaka ödeyebileceğini belirterek, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece; davanın kısmen kabulüyle davacı eş için 200 TL, müşterek çocuk için 150 TL tedbir nafakasına hükmedilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir.
TMK.nun 197. maddesi uyarınca, ayrı yaşamda haklı olan eş diğerinden tedbir nafakası talebinde bulunabilir. Tedbir nafakasının niteliği ve yasal düzenleme gereği karı-koca birliğin giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır. (TMK.md.186/ son).

Dosyada taraflar hakkında yapılan ekonomik sosyal durum araştırmasında; davacının ev hanımı olduğu, çalışmadığı, müşterek çocuğu ile birlikte ailesinin yanında kaldığı, müşterek çocuğun 6. sınıf öğrencisi olduğu, davalının ise %86 özürlü olduğu, konuşmadığı, hareket kabiliyetinin kısıtlı olduğu, 830 TL emekli maaşı aldığı, TOKİ’den alınan ev için aylık 420 TL ödediği tespit edilmiştir. Dosya içerisinde bulunan belgelerden davalının TOKİ’den alınan ev için 21.918,12 TL ödeme yaptığı, 57.815,03 TL ödenecek borcunun kaldığı anlaşılmıştır.

Tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumları, nafakanın niteliği ve özellikle davalının tesbit edilen mevcut gelir durumu, TOKİ’den alınan ev için aylık yaptığı ödeme, davalının %86 özürlü olup başkaca bir gelir de elde edemeyeceği hususları birlikte değerlendirildiğinde mahkemece takdir edilen nafaka miktarları yüksek olup, Türk Medeni Kanununun 4.maddesindeki hakkaniyet ilkesine uygun bulunmamış, bozmayı gerektirmiştir …),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, ayrı yaşayan eş ve onunla birlikte kalan müşterek çocuk için tedbir nafakası istemine ilişkindir.
Davacı vekili; evlendikten kısa bir süre sonra felç geçiren davalının malulen emekli olduğunu, aldığı maaşı sadece kendi harcamaları için kullandığını, müşterek çocukla birlikte baba evine dönmek zorunda kalan davacı kadının ayrı yaşamada haklı olduğunu, ancak kendisi ve müşterek çocuğun geçimi için her hangi bir gelirinin bulunmadığını ileri sürerek, müvekkili ile ortak çocuk lehine aylık 250,00’şer TL tedbir nafakasına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, davacının eşinin hastalığı sebebiyle evini terk ettiğini, bu sebeple kusurlu olduğunu, sadece çocuk için aylık 100,00 TL nafaka ödemeyi kabul ettiklerini belirterek, çocuk için ödeyecekleri 100,00 TL nafaka dışında davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Yerel Mahkemece; davacı eşin haklı olarak ayrı yaşadığı gerekçesi ile davacı eş için aylık 200,00 TL, müşterek çocuk için aylık 150,00 TL tedbir nafakasına hükmedilmiştir.
Davalı koca vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarda belirtilen gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü davalı vekili temyize getirmiştir.
Hemen belirtmek gerekir ki; davacı eşin haklı sebeplerle ayrı yaşadığı, müşterek çocuğun da davacı anne ile birlikte kaldığı hususlarında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık; davacı kadın ve çocuk yararına hükmedilen nafaka miktarlarının davalının ödeme gücüne oranla yüksek olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Evlilik birliği içerisinde eşlere tanınan hak ve yükümlülükler Türk Medeni Kanununun 185 vd. maddelerinde düzenlenmiş olup, 185. maddedeki düzenleme uyarınca, eşler; birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak, çocukların bakım, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlü oldukları gibi birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.
Evlilik birliği içerisinde giderlerin ne şekilde karşılanacağı hususu ise 186. maddede düzenlenmiş olup, anılan yasa maddesinde eşlerin, birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılacakları hüküm altına alınmıştır.

Türk Medeni Kanununun 197. maddesinde ise birlikte yaşamaya ara verilmesi halinde alınacak önlemler düzenlenmiş olup, yasa maddesi “Eşlerden biri, ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddî biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahiptir. Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ve ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine dair önlemleri alır.” hükmünü içermektedir.

Tüm bu hükümler göstermektedir ki, evlenmekle eşler birlikte yaşamak, birbirlerine yardımcı olmak ve birliğin giderlerini emek ve mal varlıkları ile birlikte karşılamakla yükümlü hale gelirler. Ne var ki, eşlerden biri, ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddi biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahiptir ve birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hakim, eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ve ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine dair önlemleri alır. Ayrıca, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmemesi veya evlilik birliğine dair önemli bir konuda uyuşmazlığa düşülmesi halinde eşler ayrı ayrı veya birlikte hakimin müdahalesini isteyebilirler. Hakim, bu halde Kanunda öngörülen önlemleri alır. Ayrı yaşama halinde gerek eş, gerekse müşterek çocuk için takdir edilecek tedbir nafakası da hakimin alacağı bu önlemler arasındadır.

Öte yandan, kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hakim, hukuka ve hakkaniyete göre karar vermelidir(TMK md.4).
Nafaka miktarının belirlenmesi sırasında, özellikle gelirin düşük olduğu durumlarda nafaka alacaklısının ihtiyaçları ile nafaka borçlusunun ödeme gücü arasında bir dengenin kurulması oldukça zor olsa da; hakimin tarafların ekonomik ve sosyal durumları ile günün ekonomik koşullarını, nafaka alacaklısının ihtiyaçları yanında nafaka borçlusunun ödeme gücünü titizlikle değerlendirmesi, bu arada taraflardan birinin hastalığı ya da maluliyeti sebebiyle sürekli özel bakım gerektiren durumu varsa bu özel durumlarını da gözeterek “hakkaniyet” ilkesine uygun bir nafaka takdir etmesi gerekmektedir.

Yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler karşısında somut olay değerlendirildiğinde, nafaka yükümlüsü kocanın %86 oranındaki iş gücü kaybı sebebiyle malulen emekli olduğu, aylık 830,00 TL maaş aldığı, evlilik birliği içerisinde satın alınan konut sebebiyle aylık 420,00 TL ödeme yaptığı ve halen 57.815,00 TL borcunun bulunduğu anlaşılmakta olup, ayrı yaşam halinde evlilik birliği hukuken devam ettiğinden eşlerin birliğin giderlerine güçleri oranında katkıda bulunma yükümlülüğü de devam edeceğinden nafaka miktarı belirlenirken barınma ihtiyacının giderilmesi için satın alınan konut sebebiyle yapılan ödemelerin dikkate alınması gerektiği kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir. Ayrıca, davalının mevcut gelir durumuna göre, ödemekle yükümlü olduğu konut borcu ve nafaka dışında maaşından arta kalan kısımla kendi geçimini de sağlamak zorunda olduğu gözetilmelidir. Davalı kocanın maluliyeti sebebiyle bir işte çalışarak ek gelir elde etmesinin güçlüğü de ortadadır.

Bu durumda, tarafların gerçekleşen ekonomik ve sosyal durumları ile günün ekonomik koşullarına göre takdir edilen nafaka miktarları çok olup, mahkemece Türk Medeni Kanununun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi de dikkate alınarak daha uygun miktarda nafakaya hükmedilmesi gerekmektedir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, bir kısım üyeler tarafından hüküm altına alınan nafaka miktarlarının fazla olmadığı ve yerel mahkeme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarda belirtilen gerekçelerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
Hal böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, 20.01.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/tedbir-nafakasi-istemi

Kaynak: wwwkazancicom

Kredi kartı borçlarında kefilin sorumluluğu, öncelikle borçluya gidilmesi şartı

Etiketler

kredi-karti-borclarinda-kefilin-sorumlulugu-oncelikle-borcluya-gidilmesi-sarti
Kredi kartı borçlarında kefilin sorumluluğu, öncelikle borçluya gidilmesi şartı

YARGITAY 19. Hukuk Dairesi
2014/13268 E.
2015/3495 K.

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalılar … ile … vekili tarafından ve süresinden sonra da davalı … tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

– K A R A R –

Davacı vekili, davalı … ile 20/09/1995 tarihli Kredi Kartı Üyelik ve Kredi Sözleşmesi imzalandığını, borcun ödenmemesi üzerine Bucak İcra Müdürlüğü’nün 2008/3965 esas sayılı dosyası ile icra takibi yapıldığını, borçlunun borcunu yapılandırarak ödemek amacıyla müvekkili bankaya 03/09/2009 tarihli dilekçe ile başvurduğunu, başvurunun kabulü ile 03/09/2009 tarihli taahhütnamenin bütün davalılar tarafından imzalandığını, imzalanan ve kabul edilen taksit tutarlarının zamanında ödenmediğini, gönderilen muacceliyet ihtarnamesine ve yapılan takibe davalıların haksız ve yersiz olarak itiraz ettiklerini belirterek, müvekkiline 17.680,13 TL borçlu bulunan davalıların itirazının iptali ile takibin devamına, alacak miktarı üzerinden asgari %40 oranında icra inkar tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar müşterek olarak sundukları cevap dilekçesinde, davanın haksız ve yersiz olduğunu, banka şubesine borçlarının bulunmadığını, davacı ile … arasında 20/09/1995 tarihli kredi kartı üyelik ve kredi sözleşmesinin imzalandığını, 2008/3965 esas sayılı icra dosyası ile bu borcun takibe konulduğunu, 2009 yılında borcu yapılandırmak amacı ile …’ın davacı bankaya müracaat ettiğini, talebin kabul edilerek taahhütname imzalatıldığını, ancak banka müdürünün … ile birlikte babası … ve kardeşi …’a da taahhütnameyi zorla imzalattığını, üzerlerinde baskı kurduğunu, davacı bankadan kullanmış oldukları diğer kredilerin icraya konulacağını düşünerek tehdit altında bu taahhütnameyi imzaladıklarını, davacı bankaya bakiye borç dışında borçlarının ve faiz miktarının bulunmadığını, taahhütnameyi serbest iradeleri ile imzalamadıklarından geçersiz olduğunu savunarak, davanın reddini istemişlerdir.

Mahkemece, 27/12/2013 tarihli bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine, Bucak İcra Müdürlüğü’nün 2012/2033 esas sayılı takip dosyasına vaki itirazın 6.109,47 TL asıl alacak, 7.475,06 TL faiz ve ferileri ile birlikte toplam 13.584,53 TL üzerinden iptaline, takibin bu miktar üzerinden devamına, asıl alacağa (6.109,47 TL) takip tarihinden itibaren değişen oranlarda temerrüt faiz uygulanmasına, fazlaya ilişkin talebin reddine, asıl alacağın (6.109,47 TL) %20’si oranında icra inkar tazminatının davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine dair verilen hüküm süresi içinde davalılar … ile … vekili ve süresinden sonra davalı … tarafından temyiz edilmiştir.

(1) Gerekçeli karar davalı …’a 10.03.2014 tarihinde tebliğ edilmiş, adı geçen davalı kararı 27.03.2014 havale ve harç ikmal tarihli temyiz dilekçesi ile temyiz etmiştir. Davalı …’ın kararı 15 günlük yasal süre içinde temyiz etmediği anlaşıldığından temyiz talebinin reddine karar vermek gerekmiştir.

(2) Davacı banka ile davalı … arasında akdedilen 20.09.1995 tarihli kredi kartı ve kredi kartı üyelik sözleşmesi uyarınca düzenlenen kredi kartı vasıtasıyla yapılan harcamalardan dolayı oluşan borcun tahsili için davacı banka vekilince kredi kartı hamili olan … ile kefil …. aleyhine … İcra Dairesi’nin 2008/3965 sayılı dosyası üzerinden icra takibine girişilmiş, adı geçen takip borçlularının itirazı üzerine durdurulmuş, ancak … icra müdürlüğüne bir dilekçe vererek banka ile yapılan görüşmeler sonucunda borcun yeniden yapılandırıldığını belirterek itirazın kaldırılmasını istemiştir.

Davacı banka ile davalı … arasında 5915 sayılı Yasa’nın 2. maddesi ile 5464 sayılı Yasaya eklenen geçici 5. madde uyarınca kredi kartı borcunun taksitlendirilmesi sureti ile yeniden yapılandırıldığına dair 03.09.2009 tarihli “taahhütname” başlıklı protokol imzalanmış ve bu protokolü kredi kartı borçlusu … dışında diğer davalılar … ve … da imzalamışlardır. Her ne kadar kredi kartı borçlusu dışındaki diğer imza sahiplerinin protokolü hangi sıfatla imzaladıkları “taahhütname” başlıklı belgede açıklanmamış ise de, bunların taahhütnameyi kefil sıfatı ile imzalamış oldukları düşünülerek durumları 5464 sayılı BKKKK.’nun 24/son maddesine göre değerlendirilmiştir.

Kredi kartı borçlusu yukarıda sözü edilen yeniden yapılandırma protokolünü imzalamış olmasına rağmen protokol hükümlerine uygun davranmadığından bankaca hem kredi kartı borçlusuna, hem de taahhütnameyi imzalayan diğer kişilere ihtarname gönderilmiş, buna rağmen borcun ödenmemesi üzerine … İcra Dairesi’nin 2012/2033 sayılı icra dosyası üzerinden icra takibine girişilmiştir.

Asıl borçlu (kredi kartı borçlusu) … yönünden somut olayda uygulanması gereken 5464 sayılı Yasaya, 5915 sayılı Yasa ile eklenen geçici 5. madde uyarınca; “Bu madde kapsamında yeniden yapılandırılan borçlarda borçlunun yapılandırma öncesi dönemde borca vaki itirazları ortadan kalkar. Ödeme planı uyarınca son taksidin de vadesinde ödenmesi üzerine icra takibi sona erer. Altı aylık vade de dahil olmak üzere kabul edilen taksit planına göre, bir yıl içerisinde üç taksitin vadesinde ödenmemesi halinde bu madde ile sağlanan haklar ilgili kart çıkaran kuruluşça ya da varlık yönetim şirketince ortadan kaldırılabilir ve bu Kanun’un 26. maddesinde belirtilen gecikme faizi üzerinden mevcut icra takip işlemlerine devam edilebilir.”

Somut olayda, davalı kredi kartı borçlusu …’ın protokol hükümlerine uymadığı anlaşıldığına göre, davacı Banka’nın anılan yasa hükmü gereğince ilk takip olan … İcra Dairesi’nin 2008/3965 sayılı icra takip dosyası üzerinden icra takip işlemine devam etmesi mümkündür. Buna rağmen bankaca aynı borç sebebi ile ikinci bir takibe girişilmesi mükerrer olduğundan, ikinci takipte hukuki yarar bulunmadığının kabulü gerekir.

“Taahhütname” başlıklı protokole imza koyan …’ın durumuna gelince; 5464 sayılı BKKKK.’nun 24/son maddesine göre; “kredi kartı kullanımlarındaki kefalet Borçlar Kanunu’nda belirtilen adi kefalet hükümlerine tabidir. Asıl borçluya başvurulup, borcun tahsili için tüm yollar denenmeden kefilden borcun ifası istenemez.” Bu hüküm, kamu hukuku karakterli emredici nitelikte bir yasa hükmü olduğundan mahkemece re’sen gözetilmelidir.

Sonuç olarak; mahkemece yukarıda açıklanan yasa hükümleri ve belirtilen ilkeler üzerinde durulup, tartışma ve değerlendirme yapılmadan eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı …’ın temyiz isteminin süresinde olmaması nedeniyle reddine, (2) nolu bendde belirtilen sebeplerle diğer davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 12.03.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/kredi-karti-borclarinda-kefilin-sorumlulugu-oncelikle-borcluya-gidilmesi-sarti

Kaynak: wwwkarararacom

İhraç edilen sözleşmeli personeli ilgilendiren danıştay kararı

Etiketler

ihrac-edilen-sozlesmeli-personeli-ilgilendiren-danistay-karari
İhraç edilen sözleşmeli personeli ilgilendiren danıştay kararı

T.C.

DANIŞTAY

12. DAİRE

E. 2015/1695

K. 2015/4717

T. 9.9.2015

• GEÇİCİ PERSONEL ( Davacıya İsnat Edilen ve Sübuta Eren Fiillerin Devlet Memurluğundan Çıkarma Cezasını Gerektiren Fiil ve Haller İçerisinde Yer Almadığı – Davacının Görevini Sonlandıran Sözleşmesinin Feshedilmesine İlişkin İşlemde Hukuka Uygunluk Bulunmadığı )

• REFERANS NORM ( Davacıya İsnat Edilen Fiillerin Referans Norm Olarak Dikkate Alınması Gereken 657 S. K.’nun Md. 125/1/E Hükmünde Sayılan ve Devlet Memurluğundan Çıkarma Cezasını Gerektiren Fiil ve Haller İçerisinde Yer Almadığı – Davacının Sözleşmesinin Feshedilmesine İlişkin İşlemde Hukuka Uygunluk Bulunmadığı )

• DEVLET MEMURLUĞUNDAN ÇIKARMA ( Fiillerin Referans Norm Olarak Dikkate Alınması Gereken 657 Sayılı Kanunda Devlet Memurluğundan Çıkarma Cezasını Gerektiren Fiil ve Haller İçerisinde Yer Almadığı – Geçici Personel Olarak Görev Yapan Davacının Sözleşmesinin Feshedilmesine İlişkin İşlemde İsabet Bulunmadığı )

• SÖZLEŞMENİN FESHİNE DAİR İŞLEMİN İPTALİ İSTEMİ ( Geçici Personel Olarak Görev Yapan Davacının Sözleşmesi – Davacıya İsnat Edilen Fiillerin Devlet Memurluğundan Çıkarma Cezasını Gerektiren Fiil ve Haller İçerisinde Yer Almadığı/Sözleşmesinin Feshedilmesine İlişkin İşlemde Hukuka Uygunluk Bulunmadığı )

657/m.4/C,125/1/E

ÖZET : Dava, Türkiye İstatistik Kurumu Ankara Bölge Müdürlüğünde 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4/C maddesi uyarınca geçici personel olarak görev yapan davacının, sözleşmesinin feshedilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır. Davacıya isnat edilen fiillerin sübuta erdiği sonuç ve kanaatine varılmakla birlikte, fiillerin “referans norm” olarak dikkate alınması gereken 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinin birinci fıkrasının ( E ) bendinde sayılan ve “Devlet memurluğundan çıkarma” cezasını gerektiren fiil ve haller içerisinde yer almadığı anlaşıldığıdan, davacının “görevini sonlandıran” sözleşmesinin feshedilmesine ilişkin işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varılmış, bu nedenle de davanın reddi yolunda verilen temyize konu kararda hukuki isabet görülmemiştir.

İstemin Özeti : Ankara 18. İdare Mahkemesince verilen 04/03/2015 tarihli ve E:2014/418; K:2015/161 sayılı kararın, dilekçede yazılı nedenlerle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49. maddesi uyarınca temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Savunmanın Özeti : İstemin reddi gerektiği savunulmaktadır.

Danıştay Tetkik Hâkimi Düşüncesi : Temyiz isteminin kabulü ile temyize konu kararın bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onikinci Dairesince dava dosyasının tekemmül ettiği görüldüğünden yürütmenin durdurulması istemi hakkında karar verilmeyerek işin gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, Türkiye İstatistik Kurumu Ankara Bölge Müdürlüğünde 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4/C maddesi uyarınca geçici personel olarak görev yapan davacının, sözleşmesinin 17.12.2012 tarihli ve 2012/4126 sayılı ve 20.12.2013 tarihli 2013/5758 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının eki Esasların 8. Maddesinin 1. Fıkrasının ( a ) bendi gereğince feshedilmesine ilişkin nın 17/01/2014 tarih ve 41 sayılı işleminin iptali istemiyle açılmıştır.

İdare Mahkemesince, davacının hizmet sözleşmesinin sona erdirilmesine neden olan eylemlerinin sabit olduğu, dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı tarafından, mahkeme kararının hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek temyizen incelenip bozulması istenilmektedir.

Davacı ile arasında imzalanan 2014 yılı hizmet sözleşmesi ile davacının, kurumun Ankara Bölge Müdürlüğü’nde 03.01.2014-30.12.2014 tarihleri arasında geçici personel olarak istihdamı öngörülmüştür. Ankara Bölge Müdürlüğü’nde görevli personel tarafından verilen geçici görev yolluk bildirimleri ile personellerin kendilerine ait teslim tutanaklarının bulunduğu koçanların karşılaştırılması neticesinde, personelin otobüsle görevli oldukları ilçelere gittiklerini beyan etmelerine rağmen, bildirdikleri günlerde ilçelere gidildiğine dair hiçbir belgenin bulunmaması üzerine yapılan soruşturma sonucu düzenlenen raporda; davacının görevli olduğu ilçelere gitmediği halde gittiğini beyan etmek suretiyle haksız görev yolluğu alma eylemi nedeniyle 657 sayılı Kanunun 125/C- ( d ), 125/C- ( ı ) ve 125/D- ( f ) maddelerinin ihlal edildiği sonucuna varılarak “kademe ilerlemesinin durdurulması cezası” ile cezalandırılmasının önerildiği, disiplin cezası önerisine karşılık dava konusu 17/01/2014 tarih ve 41 sayılı işlemle Türkiye İstatistik Kurumunda 2014 Yılında Geçici Personel Çalıştırılması İle Kurum Dışından Görevlendirilecek Kamu Personeline İlişkin Usul ve Esasların Belirlenmesi ve Ödenecek Ücretlere Dair Kararın 8. maddesinin birinci fıkrasının ( a ) bendinin 18,19 ve 21 numaralı alt bentlerinde sayılan fiilleri işlediği kanaati ile sözleşmesinin feshedildiği anlaşılmaktadır.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun birinci maddesinin ilk iki fıkrasında; bu Kanunun, Genel ve Katma Bütçeli Kurumlar, İl Özel İdareleri, Belediyeler, İl Özel İdareleri ve Belediyelerin kurdukları birlikler ile bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlarda, kanunlarla kurulan fonlarda, kefalet sandıklarında veya Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüklerinde çalışan memurlar hakkında uygulanacağı, sözleşmeli ve geçici personel hakkında bu Kanunda belirtilen özel hükümlerin uygulanacağı belirtilmiş; 4/C maddesinde de geçici personel; “bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet olduğuna Devlet Personel Başkanlığı ve Maliye Bakanlığının görüşlerine dayanılarak Bakanlar Kurulunca karar verilen görevlerde ve belirtilen ücret ve adet sınırları içinde sözleşme ile çalıştırılan ve işçi sayılmayan kimselerdir.” şeklinde tanımlanmıştır.

Görüldüğü üzere, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4/C maddesi ile geçici personelin, memurlardan farklı olarak, bir yıldan az süreli sözleşme ile istihdam edilen kamu hizmeti görevlisi olarak kabul edildiği, memuriyet statüsünden farklı bir statü olarak oluşturulduğu, istihdam koşulları yönünden idareye tanınan takdir yetkisi ölçüsünde, aynı hukuksal durumda olmadıkları memurlardan farklı düzenlemeler yapılmasının mümkün hale getirildiği, bu yetkinin ise sadece Bakanlar Kurulu’na ait olduğu anlaşılmaktadır.

Bu doğrultuda, memurlarla aynı işi yapsalar da 657 sayılı Kanun gereğince statüsü, çalıştırılma amacı, süresi, hakları ve yükümlülükleri Devlet memurlarından farklılık arzeden geçici personelin istihdam koşulları ile ilgili olarak, yine 657 sayılı Kanun’un verdiği yetkiye dayanılarak her yıl yayınlanan Bakanlar Kurulu kararlarında, 657 sayılı Kanun’un memurlar için öngördüğü koşullardan farklı düzenlemelere gidilmiştir. Dolayısıyla, 657 sayılı Kanun’un 4/C maddesi ile ilgili uyuşmazlıkların yargı mercilerince çözümünde, 657 sayılı Kanun’un memurlarla ilgili hükümlerini doğrudan uygulama olanağı bulunmamaktadır. Bununla birlikte 57 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yer alan düzenlemelerin, 4/C maddesi kapsamında görev yapan geçici personel hakkında referans norm olarak uygulanabileceği açıktır.

Nitekim Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun benzer uyuşmazlıklara ilişkin kararları da bu yöndedir.

Kaldı ki, dava konusu işlemin dayanağı olarak gösterilen Bakanlar Kurulunun 20.12.2013 tarihli ve 2013/5758 sayılı kararıyla yürürlüğe konulan Türkiye İstatistik Kurumunda 2014 Yılında Geçici Personel Çalıştırılması İle Kurum Dışında Görevlendirilecek Kamu Personeline İlişkin Usul ve Esasların Belirlenmesi ve Ödenecek Ücretlere Dair Bakanlar Kurulu Kararının 8.maddesinin 1.fıkrasında yer alan, “Bu Karar gereğince istihdam edilecek geçici personelin sözleşmeleri; a ) Bu bendin 1 ila 15 inci alt bentlerinde yer alan fiil ve hallerden herhangi birini bir sözleşme dönemi içinde iki kez, 16 ila 27 nci alt bentlerde yer alan fiil ve hallerden herhangi birini bir sözleşme dönemi içinde bir kez işlediğinin tespit edilmesi halinde sözleşme döneminin bitimi beklenmeksizin hemen sona erdirilir.” şeklindeki düzenlemenin, maddede yer verilen ve ağırlığı bakımından Devlet memurluğundan çıkarma cezasını gerektirmeyecek nitelikte olan fiil ve hallerin sözleşme feshi nedeni olarak öngörülmesinin ölçülülük ilkesine aykırılık teşkil ettiği ve hakkaniyete de uygun olmadığı gerekçesiyle Dairemizin 15/10/2014 tarihli ve E:2014/4848 sayılı kararıyla yürütmesinin durdurulmasına karar verilmiştir.

Bu açıklamalar kapsamında dava konusu uyuşmazlık değerlendirildiğinde; davacıya isnat edilen fiillerin sübuta erdiği sonuç ve kanaatine varılmakla birlikte, fiillerin yukarıda açıklandığı üzere “referans norm” olarak dikkate alınması gereken 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinin birinci fıkrasının ( E ) bendinde sayılan ve “Devlet memurluğundan çıkarma” cezasını gerektiren fiil ve haller içerisinde yer almadığı anlaşıldığıdan, davacının “görevini sonlandıran” sözleşmesinin feshedilmesine ilişkin işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varılmış, bu nedenle de davanın reddi yolunda verilen temyize konu kararda hukuki isabet görülmemiştir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulü ile Mahkeme kararının BOZULMASINA, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın İdare Mahkemesine gönderilmesine, kullanılmayan 45,60 TL harcın isteği halinde davacıya iadesine, bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 ( onbeş ) gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 09.09.2015 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/ihrac-edilen-sozlesmeli-personeli-ilgilendiren-danistay-karari

Kaynak: wwwadaletbizcom

Geçerli bir fesih nedeni ortaya konulmadan işten çıkarılma

Etiketler

gecerli-bir-fesih-nedeni-ortaya-konulmadan-isten-cikarilma
Geçerli bir fesih nedeni ortaya konulmadan işten çıkarılma

İşe İade Talebi/İşverenler Arasında Muvazaa Bulunmadığı – 2863 S.K. 10 Md. Kapsamının Yerel Mahkemece Gözetilmesi Gereği/Metro Çalışması Esnasında Bulunan Tarihi Eserlerin Taşınması İşinin Alt İşverene Verilebileceği/Kültür ve Tabiat Varlığı

T.C.
YARGITAY
9. HUKUK DAİRESİ
E. 2015/29573
K. 2016/11823
T. 11.5.2016

• GEÇERLİ BİR FESİH NEDENİ ORTAYA KONULMADAN İŞTEN ÇIKARILMA (İşe İade Talebi/İşverenler Arasında Muvazaa Bulunmadığı – 2863 S.K. 10 Md. Kapsamının Yerel Mahkemece Gözetilmesi Gereği/Metro Çalışması Esnasında Bulunan Tarihi Eserlerin Taşınması İşinin Alt İşverene Verilebileceği/Kültür ve Tabiat Varlığı)

• KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARININ KORUNMASI (Metro İnşaatı Çalışması Esnasında Tesadüfen Bulunan Tarihi Eşyaların Taşınması ve Bunlarla İlgili İşlemlerin Yapılması İşinin Alt İşverene Verilerek Üçüncü Kişilere Yaptırılabileceğinin Kabulü – Muvazaa Bulunmadığı/Feshin Geçersizliği/İşe İade Talebinin Kabulü)

• İŞE İADE TALEBİ (Taşınır ve Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarını Meydana Çıkarmak Üzere Araştırma Sondaj ve Kazı Yapma Hakkı – Metro Çalışmaları Esnasında Tesadüfen Ortaya Çıkan Tarihi Eserlerin Taşınması Hususunun Belediye ile Yapılan Protokol Çerçevesinde Alt İşverence Gerçekleşebileceği)

• ADİ ORTAKLIK (Davacının Geçerli Bir Protokol Bulunması Nedeniyle Alt İşveren Olan Adi Ortaklık Nezdindeki İşine İadesine Dair Verilen Kararın Hukuka Uygun Olduğu – Ancak Yerel Mahkemece İşe İade Kararının Mali Sonuçları ve Yargılama Giderleri Yönünden Hatalı Karar Verildiğinin Gözetilmesi Gerektiği)

• BELEDİYE İLE YAPILAN PROTOKOLÜN GEÇERLİ OLDUĞU (Metro İnşaatı Çalışması Esnasında Tesadüfen Bulunan Tarihi Eşyaların Taşınması ve Bunlarla İlgili İşlemlerin Yapılması İşinin Alt İşverene Verilerek Üçüncü Kişilere Yaptırılabileceğinin Kabulü – Muvazaa Bulunmadığı/Feshin Geçersizliği/İşe İade Talebi)

2863/m. 8,10,35

ÖZET : Dava, feshin geçersizliği ve işe iade talebine ilişkindir.Eldeki davada, tüm masraflar … tarafından karşılanmak üzere İstanbul ilinde yapılan metro kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkan tarihi eserlerle ilgili yapılacak işlemlere dair davalı … ile … arasında protokol yapılmıştır.Davacı vekili 2863 S.K. 35. Md. çercevesinde araştırma sondaj ve kazı yapma yetkisinin sadece T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ait olduğunu, bu madde ve dava dilekçesindeki diğer gerekçeler doğrultusunda davalılar arasında muvazaa olduğunu iddia etmiş ise de, kanun maddesinde … meydana çıkarmak üzere araştırma, sondaj ve kazı yapma hakkı sadece T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na tanımıştır.Davaya konu olayda …. meydana çıkarmak için yapılan bir araştırma söz konusu değildir. Davalı … ve T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı … arasında imzalanan protokol gereğince tarihi eserlerin zarar görmeden taşınması hedeflenmiştir. 2863 S.K. 10. M. Her kimin mülkiyetinde veya idaresinde olursa olsun, taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almak, aldırmak ve bunların her türlü denetimini yapmak veya kamu kurum ve kuruluşları ile belediyeler ve valiliklere yaptırmak, … aittir” denilmektedir.Bu maddede de görüldüğü üzere T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı belediyeye de bu işi yaptırma yetkisine haizdir. Dosya içeriğine göre, davalı T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı kanunun 10. maddesinden kaynaklanan yasal hakkı çerçevesinde metro çalışmaları esnasında tesadüfen ortaya çıkmış tarihi eserlerin taşınması ve bunlarla ilgili işlemlerin yapılması hususunu belediye ile yaptığı protokol çerçevesinde işlemi belediyeye yaptırtmıştır. … ise diğer davalı şirketler vasıtası ile bu işlemi gerçekleştirmiştir. 2863 Sayılı Kanun 10. maddesinde açıkça görüldüğü üzere T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı bu işi üçüncü kişilere de yaptırabilir. Bu sebeple taraflar arasında bir muvazaadan söz edilemez. Davalı … ile … arasındaki protokole göre yapılan işin alt işveren olarak yüklenici adi ortaklığa verilmesi işinde, davalı … ihale makamı olarak tarihi eserlerin ortaya çıkarılması ve korunması işini protokol ile davalı … verebileceği anlaşılmakla davacının alt işveren olan adi ortaklık nezdindeki işine iadesine dair verilen karar yerinde ise de davalı … işe iade kararının mali sonuçlarından ve yargılama giderlerinden sorumlu tutulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine, işe iadesine ve yasal sonuçlarına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Hüküm süresi içinde davalılardan …, … ile …’nın avukatları tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : A-) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili, davacı işçinin …’in iki yakasında … köprüleri arası mevkide Metro yapı şantiyesi sahasındaki, …’nin … yapı işinin de devam ettiği işyerinde arkeolog olarak 17.12.2009 tarihinden 9.7.2013 tarihine kadar çalıştığını, 9.7.2013 tarihinde işyerinde yapılan tebligat ile işten çıkarıldığının bildirildiğini, geçerli bir fesih nedeninin ortaya konmadığını, işyerinde otuz kişiden fazla işçinin çalıştığını, davacı işçinin arkeolojik kazı çalışması yaptığını , resmi kayıtlarda … çalışanı olarak görüldüğünü, ancak kayıtların gerçeği yansıtmadığını, davacı işçinin baştan itibaren … çalışanı olduğunu, ortada muvazaalı bir ilişki olduğunu, işe T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı…. tarafından alındığını, işyeri ve yapacağı işin … tarafından belirlendiğini, iş talimatlarının günlük olarak …’nün atadığı … memuru olan … tarafından verildiğini, günlük ve yıllık izinler ile diğer mazeret izinlerinin yine bu uzman tarafından kullandırıldığını, söz konusu işyerinde çalışan diğer arkeolog, restoratör ve fotoğrafçıların durumunun da aynı olduğunu, …’nın kadro ve diğer özlük yükümlülükler ile mali yükümlülüklerinden kaçınmak için … Başkanlığı ile diğer başka firmalarla muvazaalı ilişkilere girdiğini, arkeolojik kazılar konusunda kanun ile münhasıran … görev verildiğini, davacı işçinin … iddiası ile ilgili olarak davacı işçi işten çıkarılmadan once açılan tespit davasının 18. İş Mahkemesi’nin 2013/552 E. sayılı dosyasında derdest olduğunu, iki davanın taraflarının aynı olduğunu ve birleştirilmesi gerektiğini iddia ile iş sözleşmesinin feshin işleminin geçersiz ve işverenlik ilişkisinin muvazaalı olduğunun tespiti ile davacı işçinin başından itibaren çalışanı olduğu gerekçesi ile T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı nezdindeki işine iadesine, aksi halde davacı İşçinin … çalışanı olduğu iddiası ile … nezdindeki işe iadesine, iş ilişkisinde muvazaa olmadığına karar verilirse de … ve/veya … nezdindeki işe iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir

B-) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı vekili ; davacı işçinin talebinin T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı bakımından haksız ve yersiz olduğunu, … ile ilgili projelerin 06 Temmuz 2005 tarihinde Koruma Kurulu’nca onaylandığını, işin onaylı projeye göre ihale edildiğini, 06 Ekim 2008 tarihinde gerçekleştirilen ihale sonucunda işin yapımının … -… iş ortaklığına ihale edildiğini, 19.12.2008 tarihinde sözleşmenin imzalandığını ve 2 Ocak 2009 günü yer teslimi yapılarak çalışmalara başlandığını, bu doğrultuda İstanbul İli, tarihi yarımada metro kazı çalışmaları … programı ve denetimi altındaki sondaj kazısı ve temizlik çalışması öncesi, devamı ve sonrası …’nun 3.5.2000, 7.9.2000- 20,11,200- 17.1.2001 ve 26.2.2001 tarihli kararları doğrultusunda, … arasında tüm masrafları … tarafından karşılanmak üzere protokol imzalandığını, işle ilgili tüm organizasyon ve işçiler ile ilgili işe alma ve çıkarma da dahil olmak üzere tüm yasal süreçlerin … ve …’yi temsilen yüklenici firmaya bırakıldığını, davacı işçi ile davalı idare arasında doğrudan bir iş ilişkisinin bulunmadığını, davacı işçinin yüklenici firmaların işçisi olduğunu bu sebeple muvazaa iddialarının kabul edilemeyeceğini, davacı tarafın birleşme talebinin kabulünün mümkün olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini beyan etmiştir.

Davalı … vekili ; dava dilekçesinde beyan edildiği üzere davacı işçinin davalı belediyenin işçisi olmayıp tamamen özel hukuk kişisi olan ve belediye ile hiçbir hukuki bağı olmayan diğer davalı bakanlığın ve firmaların işçisi olduğunu, öncelikle … ihale makamı olup olmadığının araştırılması gerekmekte olduğunu, bunun yazışmalar sonucu ortaya çıkacağını, … ihaleyle iş verdiği firmalarla birlikte sorumlu olduğunu gösteren bir sözleşme ya da benzeri belgenin bulunmadığını, ihale yoluyla yaptırılan işlerde işçilerin işe alınmasının ve işten çıkarılmasının, özlük haklarının belirlenmesinin davalı belediye ye ait olmadığını bu hususta ihaleyi alan firmaların yetki sahibi olduğunu, davacı işçi yönünden belediyeye husumet yöneltilmesinin doğru olmadığını, dava dilekçesinde ileri sürülen muvazaa iddiasının ve tespit talebinin yasal dayanağı olmadığını, davalı belediyenin ihale makamı veasıt işveren olmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Davalılar … ve …-(…) vekili 2; davalı şirketlerin oluşturduğu … alt işveren değil yüklenici olduğunu, … kazanmış olduğu ihale kapsamındaki yaptığı işin anahtar testimi bir iş olması sebebiyle … ile davalı şirketler arasındaki sözleşme incelendiğinde de görüleceği üzere ihale makamıyla aralarında alt-üst işverenlik ilişkisi bulunmadığını, davacı işçinin iş sözleşmesinin geçerli sebeple feshedildiğini, davacı işçinin … ve …’nün talepleri doğrultusunda 03.12.,2009 tarihinde işe alındığını ve 9.7.2013 tarihine kadar davalı şirketlerin oluşturduğu … kayıtlı olarak arkeolojik kazılarda görev aldığını, davacı işçinin görev yaptığı arkeolojik kazıların sona ermesi sebebiyle …’nün 09 Temmuz 2013 tarihli yazısına istinaden …’nün bildirimi üzerine işten çıkarıldığını, davacı işçinin çalıştığı birimde işlerin tamamlanmış olması ve mesleki özellik ve yeteneklerinden ya da başkaca hizmetlerinden faydalanabilecek başkaca bir alanın da mevcut olmaması göz önünde bulundurularak alınan işlemesel karar doğrultusunda iş sözleşmesinin geçerli ve hukuka uygun biçimde feshedildiğini, davacı işçinin aksini iddia eden hiçbir beyanının bulunmadığını, 9.7.2013 tarılıli yazılı bildirim ile davacı işçinin ”çalıştığı birimdeki işlerin tamamlanması sebebiyle işten çıkarıldığının belirtildiğini bu sebeple geçerli bir neden olmadığını yönündeki iddianın mesnetsiz olduğunu, muvazaanın kabulü halinde Yargıtay içtihatları ışığında davanın davalı şirketler açısından husumet yokluğu sebebiyle reddedilmesi gerektiğini, ortaklığı oluşturan davalı şirketlerin hiçbir şekilde sorumlu tutulamayacağını savunarak haksız ve hukuka aykırı davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

C-) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece,davalı … 2863 Sayılı Kanun’un 10. Maddesindeki yetkisini kullanarak işi üçüncü kişilere yaptırabileceği, … arasında yapılan protokolde muvazaalı bir durumun bulunmadığı, davalılar … ve … nin yüklenci olarak işi üstlendiği, davacının bu şirketler çalışanı olduğu, davalılar arasında muvazaa bulunmadığı, davalı … yasadan kaynaklanan yetkileri çerçevesinde hareket ettiği, davalı Belediyenin diğer davalı şirketlerle yaptığı protokol çerçevesinde davacının çalıştırıldığı, davacının iş sözleşmesinin arkeolojik kazıların sona ermesi sebebiyle sona erdirildiğinin belirtildiği, bildirilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı, işveren tarafınca yapılan feshin geçerli nedene dayalı olarak yapıldığının ispat edilemediği gerekçesiyle davacının … ve …. (…) şirketi nezdindeki işine iadesine karar verilmiştir.

D-) Temyiz:

Kararı davalılardan … vekili ile … ortaklığını oluşturan şirketler vekili ayrı ayrı temyiz etmiştir.

E-) Gerekçe:

Taraflar arasında muvazaalı iş ilişkisi bulunup bulunmadığı yönünde 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesi ve Türk Borçlar Kanunu’nun 19. maddesi değerlendirildiğinde; alt işveren, bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine dair yardımcı işlerde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve görevlendirdiği işçileri sadece bu işyerinde çalıştıran diğer işveren olarak tanımlanabilir. Alt işverenin iş aldîğı işveren ise, asıl işveren olarak adlandırılabilir. Bu tanımdan yola çıkıldığında asıl işveren alt işveren ilişkisinin unsurları, iki ayrı işverenin olması, mal veya hizmet üretimine dair bir işin varlığı işçilerin sadece asıl işverenden alınan iş kapsamında çalıştırılması ve tarafların muvazaalı bir ilişki içine girmemeleri gerekir. Alt işverene yardımcı iş, ya da asıl işin bir bölümü, ancak teknolojik sebeplerle uzmanlık gereken işin varlığı halinde verilebilecektir 4857 yılı İş Kanunu’nun 2. maddesinde asıl işveren alt işveren ilişkisini sınırlandırılması yönünde yasa koyucunun amacından da yola çıkılarak asıl işin bir bölümünün alt işveren verilmesinde “işletmenin ve işin gereği” ile “teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektiren işleri” ölçütünün bir arada olması gerektiği belirtilmelidir. 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 2. maddesinin 6. ve 7. fıkralarında tamamen aynı biçimde “işletmenin ve işin gereği ile teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektiren işler” sözcüklerine yer verilmiş olması bu kararlılığı ortaya koymaktadır.

Muvazaa Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olup, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla ve kendi gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmesi arzu etmedikleri görünüşte bir anlaşma olarak tanımlanabilir.Üçüncü kişileri aldatmak kastı vardır ve sözleşmedeki gerçek amaç gizlenmektedir. Muvazaanın ispatı genel ispat kurallarına tabidir.

Somut uyuşmazlıkta, tüm masraflar … tarafından karşılanmak üzere İstanbul ilinde yapılan metro kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkan tarihi eserlerle ilgili yapılacak işlemlere dair davalı … ile … arasında protokol yapıldığı görülmüştür.

2863 sayılı Kanun’un 35. maddesi, “Bu kanun hükümlerine bağlı taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını meydana çıkarmak üzere araştırma sondaj ve kazı yapma hakkı sadece T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na aittir” hükmünü getirmiştir. 2863 Sayılı Kanun’un 8. maddesinde “Yedinci maddeye göre tescil edilen korunması gerekli kültür ve tabiat varlıklarının korunma alanlarının tesbiti ve bu alanlar içinde inşaat ve tesisat yapılıp yapılamayacağı konusunda karar alma yetkisi Koruma Kurullarına aittir” dendiği, 10. maddesinde “Her kimin mülkiyetinde veya idaresinde olursa olsun, taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almak, aldırmak ve bunların her türlü denetimini yapmak veya kamu kurum ve kuruluşları ile belediyeler ve valiliklere yaptırmak, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na aittir” dendiği görülmüştür.

Davacı vekili 2683 Sayılı Kanun’un 35.maddesi çercevesinde araştırma sondaj ve kazı yapma yetkisinin sadece T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ait olduğunu, bu madde ve dava dilekçesindeki diğer gerekçeler doğrultusunda davalılar arasında muvazaa olduğunu iddia etmiş ise de, kanun maddesinde … meydana çıkarmak üzere araştırma, sondaj ve kazı yapma hakkı sadece T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na tanımıştır. Davaya konu olayda … meydana çıkarmak için yapılan bir araştırma söz konusu değildir. Davalı … ve T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı … arasında imzalanan protokol gereğince tarihi eserlerin zarar görmeden taşınması hedeflenmiştir. 2863 Sayılı Kanun 10. maddesinde “Her kimin mülkiyetinde veya idaresinde olursa olsun, taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını sağlamak için gerekli tedbirleri almak, aldırmak ve bunların her türlü denetimini yapmak veya kamu kurum ve kuruluşları ile belediyeler ve valiliklere yaptırmak, … aittir” denilmektedir. Bu maddede de görüldüğü üzere T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı belediyeye de bu işi yaptırma yetkisine haizdir. Dosya içeriğine göre, davalı T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı kanunun 10. maddesinden kaynaklanan yasal hakkı çerçevesinde metro çalışmaları esnasında tesadüfen ortaya çıkmış tarihi eserlerin taşınması ve bunlarla ilgili işlemlerin yapılması hususunu belediye ile yaptığı protokol çerçevesinde işlemi belediyeye yaptırtmıştır. … ise diğer davalı şirketler vasıtası ile bu işlemi gerçekleştirmiştir. 2863 Sayılı Kanun 10. maddesinde açıkça görüldüğü üzere T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı bu işi üçüncü kişilere de yaptırabilir. Bu sebeple taraflar arasında bir muvazaadan söz edilemez. Davalı … ile … arasındaki protokole göre yapılan işin alt işveren olarak yüklenici adi ortaklığa verilmesi işinde, davalı … ihale makamı olarak tarihi eserlerin ortaya çıkarılması ve korunması işini protokol ile davalı … verebileceği anlaşılmakla davacının alt işveren olan adi ortaklık nezdindeki işine iadesine dair verilen karar yerinde ise de davalı … işe iade kararının mali sonuçlarından ve yargılama giderlerinden sorumlu tutulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. 4857 Sayılı İş Yasasının 20/3 maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.

SONUÇ : Yukarıda belirtilen sebeplerle;

1-)Mahkemenin yukarda tarih ve sayısı belirtilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2-) Davalı T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı yönünden açılan davanın husumet sebebiyle REDDİNE,

3-)İşverence yapılan FESHİN GEÇERSİZLİĞİNE, davacının Davalılar … ve … (… tarafından yapılan feshin geçersizliği ile davacının davalılar … ve … Nezdinde, İŞİNE İADESİNE,

4-)Davacının yasal süre içinde başvurusuna rağmen işverence süresi içinde işe başlatılmaması halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının davalıların müştereken ve müteselsilen sorumlu olmaları kaydıyla davacının kıdemi , fesih nedeni dikkate alınarak takdiren davacının 4 aylık bürüt ücret tutarı olarak belirlenmesine,

5-)Davacının işe iade için süresi içinde işverene başvurması halinde kararın kesinleşmesine kadar en çok 4 aylık ücret ve diğer haklarının davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya ödenmesi gerektiğinin Tespitine.

6-) Davacının işe başlatılması halinde varsa ödenen ihbar ve kıdem tazminatının bu alacaktan mahsubuna,

7-) Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

😎 Davacı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden AAÜT’ne göre hesaplanan 1.800 TL vekalet ücretinin davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine,

9-) Davalı T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı kendisini vekil ile temsil ettirdiğinden AAÜT’ne göre hesaplanan 1.800 TL vekalet ücretinin davacıdan tahsili ile davalı Bakanlığa verilmesine,

10-)Davacı tarafından yapılan (322.35) TL yargılama giderinin davalılardan müştereken ve müteselsilen alınıp davacıya verilmesine, davalıların yaptığı yargılama giderinin üzerlerinde bırakılmasına,

11-) Peşin alınan temyiz harcının istemi halinde davalılara iadesine, Kesin olarak 11.05.2016 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/gecerli-bir-fesih-nedeni-ortaya-konulmadan-isten-cikarilma

Kaynak: wwwkazancicom

Gider avansı-Kesin süre-Nafaka davası

Etiketler

gider-avansi-kesin-sure-nafaka-davasi
Gider avansı-Kesin süre-Nafaka davası

Davacı Vekiline Eksik Olan Gider Avansını Yatırması İçin 1 Haftalık Kesin Süre Verilmesi Kanuna Aykırı Olsa da Davacı Vekili Verilen Bu 1 Haftalık Kesin Sürede Gider Avansını Yatırdığı – Davanın Reddine Karar Verilmesinin Doğru Görülmediği

T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
E. 2015/18929
K. 2016/2850
T. 29.2.2016

• GİDER AVANSI (Davacı Vekiline Eksik Olan Gider Avansını Yatırması İçin 1 Haftalık Kesin Süre Verilmesi Kanuna Aykırı Olsa da Davacı Vekili Verilen Bu 1 Haftalık Kesin Sürede Gider Avansını Yatırdığı – Davanın Reddine Karar Verilmesinin Doğru Görülmediği)

• KESİN SÜRE VERİLMESİ (Nafaka Davası – Davacı Vekiline Eksik Olan Gider Avansını Yatırması İçin 1 Haftalık Kesin Süre Verilmesi Kanuna Aykırı Olsa da Davacı Vekili Verilen Bu 1 Haftalık Kesin Sürede Gider Avansını Yatırdığı/Davanın Reddine Karar Verilemeyeceği)

• NAFAKA DAVASI (Davacı Vekiline Eksik Olan Gider Avansını Yatırması İçin 1 Haftalık Kesin Süre Verilmesi Kanuna Aykırı Olsa da Davacı Vekili Verilen Bu 1 Haftalık Kesin Sürede Gider Avansını Yatırdığı – Davanın Reddine Karar Verilmesinin Doğru Görülmediği)

6100/m.114/1-g

ÖZET : Mahkemece HMK’nın 114/1-g maddesi uyarınca eksik olduğu anlaşılan gider avansının mahkeme veznesine yatırılması amacıyla davacı vekiline 1 haftalık kesin süre verilmiş, bu ihtarı bildirir meşruhatlı davetiye davacı vekiline tebliğ edilmiştir. Uyap incelemesinde davacı vekilinin 1 haftalık kesin süre içerisinde eksik olan gider avansını yatırdığı görülmüştür. Mahkemece davacı vekiline eksik olan gider avansını yatırması için 1 haftalık kesin süre verilmesi kanuna aykırı olsa da, davacı vekili verilen bu 1 haftalık kesin süre de gider avansını yatırdığı anlaşıldığından, davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki yoksulluk nafakasının kaldırılması ve iştirak nafakasının azaltılması davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, dava dilekçesinde; tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, boşanma kararı ile davalı lehine aylık 500,00 TL yoksulluk nafakasına, müşterek çocuklar lehine aylık 250,00’şer TL iştirak nafakasına hükmedildiğini; boşanmalarından bugüne müvekkilinin gelirinde bir artış olmadığını, masraflarını ve borçlarını ödeyemediğini ileri sürerek; davalı lehine hükmedilen yoksulluk nafakasının kaldırılmasını, müşterek çocuklar lehine takdir edilen iştirak nafakalarının ise aylık 50,00 TL’ye düşürülmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, davacının aşçı olduğunu, gelirinin de yüksek olduğunu ileri sürerek; davanın reddini istemiştir.

Mahkemece; davacı tarafa eksik olduğu anlaşılan 100,00 TL gider avansını depo etmek üzere kesin süre verildiği, bu ihtarı bildirir meşruhatlı davetiyenin davacı vekiline 3.7.2015 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edildiği; ancak, duruşma tarihi ile (15.7.2015) gider avansı depo edilmediği gerekçesiyle; davanın HMK’nın 114/1-g maddesi uyarınca dava şartı yokluğu sebebiyle reddine karar verilmiş; hüküm davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.

6100 Sayılı HMK’nın 115/2. maddesinde “Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder.” hükmü yer almaktadır. Yine aynı kanunun 120. maddesinde “Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır. Avansın yeterli olmadığının dava sırasında anlaşılması hâlinde, mahkemece, bu eksikliğin tamamlanması için davacıya iki haftalık kesin süre verilir.” denilmektedir.

Bu bilgiler ışığında somut olaya bakıldığında; mahkemece HMK’nın 114/1-g maddesi uyarınca eksik olduğu anlaşılan 100,00 TL gider avansının mahkeme veznesine yatırılması amacıyla davacı vekiline 1 haftalık kesin süre verilmiş, bu ihtarı bildirir meşruhatlı davetiye davacı vekiline 3.7.2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Uyap incelemesinde davacı vekilinin 1 haftalık kesin süre içerisinde 9.7.2015 tarihinde eksik olan gider avansını yatırdığı görülmüştür. Mahkemece davacı vekiline eksik olan gider avansını yatırması için 1 haftalık kesin süre verilmesi kanuna aykırı olsa da, davacı vekili verilen bu 1 haftalık kesin süre de gider avansını yatırdığı anlaşıldığından, davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu sebeplerle yerinde olduğundan kabulüyle hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde temyiz edene iadesine, 29.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/gider-avansi-kesin-sure-nafaka-davasi

Kaynak: wwwkazancicom

İşçiye imzalatılan ibranamedeki tarihin ibranamenin geçerliliğine etkisi

Etiketler

isciye-imzalatilan-ibranamedeki-tarihin-ibranamenin-gecerliligine-etkisi
İşçiye imzalatılan ibranamedeki tarihin ibranamenin geçerliliğine etkisi

YARGITAY 7. Hukuk Dairesi
2015/1044 E.
2016/8064 K.

Mahkemesi :İş Mahkemesi
Dava Türü : Alacak

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

1-Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine,

2-Davacı, davalı bankada 24/08/1998 tarihinden iş akdinin feshedildiği 21/02/2010 tarihine kadar çalıştığını, iş akdinin haklı neden olmadan ve bildirim sürelerine uyulmadan davalı tarafından kıdem tazminatı ödenerek feshedildiğini, ancak ödenen kıdem tazminatının eksik olduğunu ve sair işçilik alacaklarının ise hiçödenmediğini iddia ederek, kıdem tazminatı farkı ve bazı işçilik alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, davacının 15.01.2010 tarihli istifa dilekçesi ile işinden istifa ettiğini ve kendisine kıdem tazminatı ödendiğini, 21.02.2010 tarihli ibraname ile de kendilerini ibra ettiğini, sair işçilik alacaklarından ise hak etmiş olduklarının davacıya ödendiğini belirterek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Taraflar arasında, düzenlenen ibranamenin geçerliliği konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

Türk Hukukunda ibra sözleşmesi 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olup, kabul edilen Yasanın 132 inci maddesinde “Borcu doğuran işlem kanunen veya taraflarca belli bir şekle bağlı tutulmuş olsa bile borç, tarafların şekle bağlı olmaksızın yapacakları ibra sözleşmesiyle tamamen veya kısmen ortadan kaldırılabilir” şeklinde kurala yer verilmiştir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 01.07.2012 tarihinden sonra düzenlenen ibra sözleşmeleri için yasal koşulların varlığı aranmalıdır. Ancak 6098 sayılı Borçlar Kanununun yürürlükte olmadığı dönemde imzalanan ibranamenin geçerliliği sorunu, Dairemizin konuyla ilgili ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. İbranamenin feshi izleyen bir aylık süre içinde düzenlenmesi ve ödemelerin banka kanalıyla yapılmamış oluşu 01.07.2012 tarihinden önce düzenlenen ibra sözleşmeleri için geçersizlik sonucu doğurmaz.

İşçi ve işveren arasında işverenin borçlarının sona erdirilmesine yönelik olarak Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlülüğü öncesinde yapılan ibra sözleşmeleri yönünden geçersizlik sorunu aşağıdaki ilkeler dahilinde değerlendirilmelidir:

Dairemizin kökleşmiş içtihatları çerçevesinde, iş ilişkisi devam ederken düzenlenen ibra sözleşmeleri geçersizdir. İşçi bu dönemde tamamen işverene bağımlı durumdadır ve iş güvencesi hükümlerine rağmen iş ilişkisinin devamını sağlamak veya bir kısım işçilik alacaklarına bir an önce kavuşabilmek için iradesi dışında ibra sözleşmesi imzalamaya yönelmesi mümkün olup, Dairemizin kararlılık kazanmış uygulaması bu yöndedir.

İbranamenin tarih içermemesi ve içeriğinden de fesih tarihinden sonra düzenlendiğinin açıkça anlaşılamaması durumunda ibranameye değer verilemez.

İbranamenin geçerli olup olmadığı 01.07.2012 tarihine kadar yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanununun irade fesadını düzenleyen 23-31. maddeleri yönünden de değerlendirilmelidir. İbra sözleşmesi yapılırken taraflardan birinin esaslı hataya düşmesi, diğer tarafın veya üçüncü şahsın hile ya da korkutmasıyla karşılaşması halinde, ibra iradesinden söz edilemez.

Öte yandan 818 sayılı Borçlar Kanununun 21 inci maddesinde sözü edilen aşırı yararlanma (gabin) ölçütünün de ibra sözleşmelerinin geçerliliği noktasında değerlendirilmesi gerekir.

İbranamedeki irade fesadı hallerinin, 818 sayılı Borçlar Kanununun 31 inci maddesinde öngörülen bir yıllık hak düşürücü süre içinde ileri sürülmesi gerekir. Ancak, işe girerken alınan matbu nitelikteki ibranameler bakımından iş ilişkisinin devam ettiği süre içinde bir yıllık süre işlemez.

İbra sözleşmesi, varlığı tartışmasız olan bir borcun sona erdirilmesine dair bir yol olmakla, varlığı şüpheli ya da tartışmalı olan borçların ibra yoluyla sona ermesi mümkün değildir. Bu nedenle, işçinin hak kazanmadığı ileri sürülen bir borcun ibraya konu olması düşünülemez. Savunma ve işverenin diğer kayıtları ile çelişen ibra sözleşmelerinin geçersiz olduğu kabul edilmelidir.

Miktar içeren ibra sözleşmelerinde ise, alacağın tamamen ödenmiş olması durumunda borç ifa yoluyla sona ermiş olur. Buna karşın kısmi ödeme hallerinde, Dairemizin kökleşmiş içtihatlarında ibraya değer verilmemekte ve yapılan ödemenin makbuz hükmünde olduğu kabul edilmektedir. Miktar içeren ibranamenin çalışırken alınmış olması makbuz etkisini ortadan kaldırmaz .

Miktar içermeyen ibra sözleşmelerinde ise, geçerlilik sorunu titizlikle ele alınmalıdır. İrade fesadı denetimi yapılmalı ve somut olayın özelliklerine göre ibranamenin geçerliliği konusunda çözümler aranmalıdır. Fesihten sonra düzenlenen ve alacak kalemlerinin tek tek sayıldığı ibranamede, irade fesadı haller ileri sürülüp kanıtlanmadığı sürece ibra iradesi geçerli sayılmalıdır.

Yine, işçinin ibranamede yasal haklarını saklı tuttuğuna dair ihtirazi kayda yer vermesi ibra iradesinin bulunmadığını gösterir.

İbranamede yer almayan işçilik alacakları bakımından, borcun sona erdiği söylenemez. İbranamede yer alan işçilik alacaklarının bir kısmı yönünden savunma ile çelişkinin varlığı ibranameyi bütünüyle geçersiz kılmaz. Savunma ile çelişmeyen kısımlar yönünden ibra iradesine değer verilmelidir. Başka bir anlatımla, bu gibi durumlarda ibranamenin bölünebilir etkisinden söz edilebilir. Bir ibraname bazı alacaklar bakımından makbuz hükmünde sayılırken, bazı işçilik hak ve alacakları bakımından ise çelişki sebebiyle geçersizlikten söz edilebilir. İbraname savunması, hakkı ortadan kaldırabilecek itiraz niteliğinde olmakla yargılamanın her aşamasında ileri sürülebilir.

Somut olayda; davacının iş sözleşmesinin 21.02.2010 tarihinde sona erdiği, ibranamenin ise 19.02.2010 tarihini taşıdığı, çalışma olgusu devam ederken alınan ibranameye değer verilemeyeceği gözetilerek davacının tanık beyanları ile kanıtlanan fazla çalışma ücretinin hüküm altına alınması gerekirken reddi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 12.04.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/isciye-imzalatilan-ibranamedeki-tarihin-ibranamenin-gecerliligine-etkisi

Kaynak: wwwkarararacom

İşçinin istifa dilekçesindeki metnin önemi, ücretlerin eksik ödenmesi iddiası

Etiketler

iscinin-istifa-dilekcesindeki-metnin-onemi-ucretlerin-eksik-odenmesi-iddiasiİşçinin istifa dilekçesindeki metnin önemi, ücretlerin eksik ödenmesi iddiası

YARGITAY 7. Hukuk Dairesi
2015/1606 E.
2016/9577 K.

Mahkemesi :İş Mahkemesi
Dava Türü : Alacak

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

1-Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayandığı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki temyiz itirazlarının reddine.

2-Davacı, toplu çıkış verilen diğer arkadaşının açtığı emsal davada ihbar tazminatına hükümedildiğinden bahisle ihbar tazminatı alacağının hüküm altına alınmasını istemiştir.

Davalı, davacının iş akdinin haklı nedenle sonlandırıldığını, tüm haklarının ödendiğini hiçbir alacağı olmadığını savunarak, davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece, işçinin ihbar tazminatına hak kazanabilmesinin şartı, iş sözleşmesinin işverence haklı nedenler olmaksızın feshedilmesine bağlı olduğunu, bunun için ayrıca bir sözleşmeye gerek bulunmadığını, zira fesihle ilgili bir sözleşme var ise zaten o zaman haklı ya da haksız fesih halleri düşünülmeyeceği, İş Hukukunda ve 4857 sayılı Yasa kapsamında yürütülen işlerde işçinin iradesi fesada uğratılarak geçersiz olarak düzenlenen işlemlerin başından beri yok hükmünde olduğu düşünüldüğü, hile ile yapıldığı iddia edilen hukuki işlemlerden dönülünceye kadar nispi geçerliliği bulunmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Taraflar arasında iş sözleşmesinin hangi tarafça feshedildiği ve feshin haklı olup olmadığı noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır.

Genel olarak iş sözleşmesini fesih hakkı, karşı tarafa yöneltilmesi gereken tek taraflı bir irade beyanı ile iş sözleşmesini derhal veya belirli bir sürenin geçmesiyle ortadan kaldırabilme yetkisi veren, bozucu yenilik doğuran bir haktır.

İşçinin haklı bir nedene dayanmadan ve bildirim öneli tanımaksızın iş sözleşmesini feshi, istifa olarak değerlendirilmelidir.

İşçinin istifa dilekçesindeki iradesinin fesada uğratılması da sıkça karşılaşılan bir durumdur. İşverence tazminatların derhal ödenmesi ve benzeri baskılarla işçiden yazılı istifa dilekçesi vermesini talep etmesi ve işçinin buna uyması halinde, gerçek bir istifa iradesinden söz edilemez. Bu halde feshin işverence gerçekleştirildiği kabul edilmelidir.

İşverenin baskı uygulaması sonucu düzenlenen istifa dilekçesine değer verilemez.

İşçinin haklı nedenle derhal fesih nedenleri mevcut olduğu ve buna uygun biçimde bir fesih yoluna gideceği sırada iradesi fesada uğratılarak işverence istifa dilekçesi alınması durumunda da istifaya geçerlilik tanınması doğru olmaz. Bu durumda işçinin haklı olarak sözleşmeyi feshettiği sonucuna varılmalıdır.

İstifa belgesindeki ifadenin genel bir içerik taşıması durumunda, işçinin dava dilekçesinde somut sebepleri belirtmesinde hukuka aykırı bir yön bulunmamaktadır. Bu halde de istifanın ardındaki gerçek durum araştırılmalıdır.

Dosyada bulunan istifa dilekçesinde davacı ücretleri eksik ödendiğinden iş akdini haklı nedenle feshettiğini beyan etmiştir. Davacı emsal dosya olarak 22. Hukuk Dairesinin 2013/6477 Esas sayılı dosyasını delil olarak göstermişse de emsal olduğu iddia edilen bu dosyada işçinin iş akdinin fesih tarihinin 14.06.2007 olduğu aynı dönemde 89 işçinin ücret alacaklarını alamadıklarından bahisle iş akitlerini haklı nedenle fesihlerine ilişkin dilekçeleri bulunduğu ve feshin işçiler tarafından yapılmadığı kanaatiyle ihbar tazminat taleplerinin kabulüne karar verildiği görülmüştür. Davacının emsal olduğunu iddia ettiği dosyadaki olay somut uyuşmazlıktan farklı bir olaydır. Her ne kadar davacı bu istifa dilekçesinin gerçeği yansıtmadığını işverence toplu çıkış şeklinde iş akdinin feshedildiğini iddia etmiş ise de davacı bu dava açısından iddiasını ispat edememiştir. Dosya kapsamına göre davacı işçinin feshi söz konusu olduğundan ihbar tazminatı isteğinin ret edilmesi gerekirken kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 27.04.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/iscinin-istifa-dilekcesindeki-metnin-onemi-ucretlerin-eksik-odenmesi-iddiasi

Kaynak: wwwkarararacom

İşten istifa eden (Geçerli İstifa) işçinin işe iade talebinde bulunamayacağı

Etiketler

isten-istifa-eden-gecerli-istifa-iscinin-ise-iade-talebinde-bulunamayacagi
İşten istifa eden (Geçerli İstifa) işçinin işe iade talebinde bulunamayacağı

YARGITAY 9. Hukuk Dairesi
2015/29449 E.
2016/8690 K.

Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili; müvekkilinin iş sözleşmesinin haklı veya geçerli bir neden olmaksızın feshedildiğini ve işverence bir takım belgeler imzalatıldığını işleri sürerek; feshin geçersizliğinin tespiti ile müvekkilinin işe iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili; müvekkilinin yaptığı görevlendirme sonrası davacının söz konusu görevlendirmenin esaslı değişiklik niteliğinde olduğunu ileri sürerek istifa dilekçesi verdiğini, iş sözleşmesini kendisi sonlandıran davacının işe iadesini talep edemeyeceğini savunmuştur.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece; görev değişikliğinin esaslı değişiklik niteliğinde olduğu, davacının bu görev değişikliğini kabul etmesinin beklenemeyeceği, iş sözleşmesinin işveren tarafından haklı veya geçerli bir neden olmaksızın feshedildiği gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

D) Temyiz:
Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

E) Gerekçe:
Somut olayda; davacı ithalat sorumlusu olarak çalışmakta iken, 19.12.2014 tarihinde ihtiyaç nedeni ile muhasebe sorumlusu olarak görevlendirildiği işverence bildirilmiş olup, davacı aynı tarihte el yazısı ile yazdığı dilekçede söz konusu görevlendirmenin esaslı değişiklik niteliğinde olduğunu ve iş sözleşmesini İş Kanunu’nun 24/II-f maddesi uyarınca sona erdirdiğini bildirmiştir.

Davacı vekili, davalının işsizlik ödeneği için gerekli olduğu söyleyerek müvekkiline bir takım belgeler imzalattığını iddia etmiş ise de, davacının baskı veya hile altında istifa dilekçesini yazıp, imzaladığı ispatlanamamıştır. İş sözleşmesini kendisi sona erdiren işçinin işe iade talebinde bulunamayacağı gözetilmeksizin, yanılgılı değerlendirme ile davanın reddi yerine kabulüne karar verilmesini hatalıdır.
4857 sayılı İş Yasasının 20/3 maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.

HÜKÜM :
Yukarda açıklanan gerekçe ile;
1. Mahkemenin kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. Davanın REDDİNE,
3. Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,
4. Davacının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı 120.00 TL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,
5. Karar tarihinde yürürlükte bulunan AAÜT’ne göre belirlenen 1.800 TL ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
6. Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde davalıya iadesine,
Kesin olarak 07.04.2016 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/isten-istifa-eden-gecerli-istifa-iscinin-ise-iade-talebinde-bulunamayacagi

Kaynak: wwwkarararacom

İşçinin özel işleri için işverenin izni olmadan bilgisayarı kullanması

Etiketler

iscinin-ozel-isleri-icin-isverenin-izni-olmadan-bilgisayari-kullanmasi
İşçinin özel işleri için işverenin izni olmadan bilgisayarı kullanması

Yaş Dışında Emeklilik Şartlarını Sağlayan İşçinin Sözleşmesini Feshedip Kıdem Tazminatı Talep Ettiği – İhbar Süresi İçerisinde İşçinin İşverenin İzni Olmadan Özel İşleri İçin Bilgisayarı Kullanması Nedeniyle İşverenin İş Sözleşmesini Haklı Sebeple ve Derhal Feshettiği/Ceza Dava Dosyası da Celp Edilerek Haksız Rekabet ve Bilgi İşlem Alanında Uzman Bilirkişilerin ve Bulunduğu Bilirkişi Kurulundan Rapor Alınarak Karar Verileceği

T.C.
YARGITAY
22. HUKUK DAİRESİ
E. 2016/6321
K. 2016/13143
T. 03.05.2016

* İŞÇİNİN ÖZEL İŞLERİ İÇİN İŞVERENİN İZNİ OLMADAN BİLGİSAYARI KULLANMASI ( Yaş Dışında Emeklilik Şartlarını Sağlayan İşçinin Sözleşmesini Feshedip Kıdem Tazminatı Talep Ettiği – İhbar Süresi İçerisinde İşçinin İşverenin İzni Olmadan Özel İşleri İçin Bilgisayarı Kullanması Nedeniyle İşverenin İş Sözleşmesini Haklı Sebeple ve Derhal Feshettiği/Ceza Dava Dosyası da Celp Edilerek Haksız Rekabet ve Bilgi İşlem Alanında Uzman Bilirkişilerin ve Bulunduğu Bilirkişi Kurulundan Rapor Alınarak Karar Verileceği )

* İHBAR SÜRESİ İÇERİSİNDE İŞVEREN TARAFINDAN İŞ AKDİNİN FESHEDİLMESİ ( Yaş Dışında Emeklilik Şartlarını Sağlayan İşçinin Sözleşmesini Feshedip Kıdem Tazminatı Talep Ettiği – İhbar Süresi İçerisinde İşçinin İşverenin İzni Olmadan Özel İşleri İçin Bilgisayarı Kullanması Nedeniyle İşverenin İş Sözleşmesini Haklı Sebeple ve Derhal Feshettiği/İş Sözleşmesinin İşverence Sona Erdirildiği Kabul Edilerek Değerlendirme Yapılacağı )

* İTİRAZIN İPTALİ DAVASI ( İşçinin İş Sözleşmesini Yaş Dışında Kalan Emeklilik Şartlarını Sağlaması Gerekçesiyle Feshettiği ve Kıdem Tazminatı Talep Ettiği/İhbar Süresi İçerisinde İşçinin İşverenin İzni Olmadan Özel İşleri İçin Bilgisayarı Kullanması Nedeniyle İşverenin İş Sözleşmesini Haklı Sebeple ve Derhal Feshettiği – Davacı İşçinin Özel İşleri İçin İşverenin İzni Olmadan Bilgisayarı Kullanamayacağı/Davalı İşverenin Bilgisayar Verilerine Delil Olarak Dayanabileceği)
* KIDEM TAZMİNATININ ÖDENMEMESİ ÜZERİNE YAPILAN TAKİP (İtirazın İptali İstemi – İhbar Süresi İçerisinde İşçinin İşverenin İzni Olmadan Özel İşleri İçin Bilgisayarı Kullanması Nedeniyle İşverenin İş Sözleşmesini Haklı Sebeple ve Derhal Feshettiği/Ceza Dava Dosyası da Celp Edilerek Aralarında Haksız Rekabet ve Bilgi İşlem Alanında Uzman Bilirkişilerin de Bulunduğu Bilirkişi Kurulundan Rapor Alınması Gerektiği)

* MADDİ HATA SONUCU VERİLEN BİR KARARA MAHKEMECE UYULMASINA KARAR VERİLMESİ ( Maddi Hata Sonucu Verilen Bir Karara Mahkemece Uyulmasına Karar Verilmesi Halinde Dahi Usulü Kazanılmış Hak Oluşmayacağı – Yargıtay’ın Hatalı Bozma Kararından Dönülmesinin Mümkün Olduğu )

2004/m. 67
4857/m. 25/II-(e)
YİBGK, E. 1957/13, K. 1959/5, T. 04.02.1959
YİBGK, E. 1960/21, K. 1960/9, T. 09.05.1960

ÖZET : Davacı, iş sözleşmesini yaş dışında kalan emeklilik şartlarını sağlaması gerekçesiyle feshetmiş, hak kazandığı kıdem tazminatının ödenmemesi üzerine itirazın iptali davası açmıştır.
Davacının görevi gereği işverenin işlerini yürütmesi için kendisine verilen bilgisayar üzerinde davalı şirketin inceleme yaptırdığı anlaşılmaktadır. İşverenin kendisine ait bilgisayar ve elektronik posta adresleri ile bu adreslere gelen elektronik postaları her zaman denetleme yetkisi bulunmaktadır. Kaldı ki, davacı işçinin özel işleri için işverenin izni olmadan bilgisayarı kullanması kabul edilemez. Davalı işverenin bilgisayar verilerine delil olarak dayanmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Ceza dava dosyası da celp edilerek, aralarında haksız rekabet ve bilgi işlem alanında uzman bilirkişilerin de bulunduğu bilirkişi kurulundan rapor alınarak karar verilmelidir.
İhbar süresi içerisinde, tarafların hak ve borçları devam etmektedir. İhbar süresi içerisinde, işveren fesih bildirimiyle davacının iş sözleşmesini haklı sebeple ve derhal feshettiğini bildirmiştir. İş sözleşmesinin işverence sona erdirildiği kabul edilerek değerlendirme yapılması gereklidir. Dairemizin bozma ilamında, iş sözleşmesinin işçi tarafından emeklilik sebebiyle feshedildiğinin esas alınarak, kıdem tazminatı alacağının hüküm altına alınması gerektiği belirtilmiş ise de, bozma ilamının dosya delil durumu karşısında, maddi hataya dayalı olduğu anlaşılmaktadır. Maddi hata sonucu verilen bir karara mahkemece uyulmasına karar verilmesi halinde dahi usulü kazanılmış hak oluşmaz ve Yargıtay’ın hatalı bozma kararından dönülmesi mümkündür.

DAVA : Taraflar arasındaki, icra takibine yapılan itirazın iptali ile icra, inkar tazminatı alacaklarının ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilamda yazılı sebeplerle gerçekleşen miktarın faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin hükmün süresi içinde duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davalı avukatınca istenilmesi üzerine dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 03.05.2016 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü davalı adına vekili ile karşı taraf adına vekili geldiler. Duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor sunuldu, dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkili işçinin iş sözleşmesini, yaş dışında kalan emeklilik şartlarını sağlaması gerekçesiyle feshettiğini, hak kazandığı kıdem tazminatının ödenmemesi üzerine işveren aleyhine icra takibi yapıldığını, işverenin haksız itirazı üzerine takibin durduğunu ileri sürerek, itirazın iptaliyle takibin devamına karar verilmesi ile icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir.
Davalı vekili, iş sözleşmesinin müvekkili işverence haklı sebeple feshedildiğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, toplanan delillere dayanılarak, iş sözleşmesinin işverence haklı sebeple feshedildiği gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar, davacının temyizi üzerine Dairemizin 29.06.2015 tarihli kararıyla, iş sözleşmesini emeklilik sebebiyle fesheden davacının kıdem tazminatına hak kazandığı gerekçesiyle bozulmuştur. Mahkemece, bozma ilamına uyma kararı verilerek, davanın kabulüne karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
Taraflar arasında, davacının kıdem tazminatına hak kazanıp kazanmadığı noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır.
Davacı işçi, davalı şirkete sunduğu 24.04.2012 tarihli fesih bildiriminde, onbeş yıldan beri sigortalı olma ve üçbinaltıyüz gün prim ödemiş olma koşullarını yerine getirmiş bulunduğundan, iş sözleşmesini, ihbar süresi sonu olan 18.06.2012 tarihinde, 4857 sayılı İş Kanunu’nun geçici 6. maddesi ile yürürlükte olan mülga 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14. maddesi birinci fıkrasına göre feshettiğini bildirmiş olup, hak etmiş olduğu kıdem tazminatı ve diğer kanuni haklarının hesaplanarak tarafına ödenmesi talep edilmiştir.
Davalı şirket tarafından, davacıya karşı keşide edilen Ankara 4. Noterliği’nin 14.06.2012 tarihli fesih bildirimde ise, “Emekli olmak niyetiyle 18 Haziran 2012 tarihinden geçerli olmak üzere iş akdinizi feshettiğiniz ve ihbar süresi sonunda kıdem tazminatınızın tarafınıza ödenmesini talep ettiğiniz 24.04.2012 tarihli başvurunuzun işvereni aldatmak maksadıyla yapıldığı ve hizmet akdiniz devam ederken işverene sadakat borcunuzu ihlal eden, doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunduğunuz tespit edildiğinden 14.06.2012 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25(e) maddesi gereğince iş akdinizin işveren tarafından haklı nedenle ve derhal feshedildiğini bildiririz.” şeklinde açıklamada bulunulmuştur. Söz konusu fesih bildirimi, 16.06.2012 tarihinde davacı işçiye tebliğ edilmiştir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde, davacı ile aynı tarihte bir başka çalışanın da aynı gerekçeyle iş sözleşmesini feshetmesi ve piyasadan alınan duyumlar nedeniyle oluşan kuşku sonucu, davacının ve diğer çalışanın kullandıkları şirket bilgisayarının incelenmek üzere bağımsız bir denetim şirketine gönderildiğini, denetim şirketince sunulan raporun değerlendirilmesi sonucu, davacının iş sözleşmesinin 14.06.2012 tarihli ihtarname ile 4857 sayılı Kanun’un 25/II-(e) maddesi uyarınca haklı sebeple feshedildiğini, bilgisayar üzerinde yapılan inceleme sonucu elde edilen verilerden, şirket çalışanlarından oluşan ve davacının liderliğini yaptığı bir grup işçinin, davalı şirketin rakibi konumunda bulunan şirketin yetkilileriyle 10.02.2012 tarihinde irtibata geçtiklerinin, bu şirketle çalışmaya hazır olduklarını açıkladıklarının, davacının rakip şirketteki yeni yapılanmada pozisyonunun genel müdür olarak belirlendiğinin,davacının rakip şirket yetkilileriyle bir çok kez toplantı yaptığının, davalı şirketle davacı arasındaki iş sözleşmesi devam ederken davacının anılan rakip şirket ile sözleşme imzaladığının, davacıya işten ayrılması karşılığında bu şirket tarafından 44.000,00 USD “hoşgeldin ödemesi” yapılması konusunda anlaşmaya varıldığının, davacının davalı şirketteki yükümlülüğü devam ederken rakip firma hesabına çalışmaya başladığının, rakip firma yetkililerinin, müvekkili şirketin ticari bilgileri elde etmesini davacıdan istediğinin, davacının da bu talebe olumlu yanıt verdiğinin anlaşıldığını, davacının rekabet etmeme yükümlülüğüne aykırı davrandığını, iş sözleşmesinin doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlar sebebiyle müvekkili işverence haklı sebeple feshedildiğini savunmuştur.
İhbar süresi içerisinde, tarafların hak ve borçları devam etmektedir. Davacı tarafça 18.06.2012 tarihine kadar ihbar öneli tanındığı nazara alındığında, iş sözleşmesinin 24.04.2012 tarihi itibariyle sona ermediği kabul edilmelidir. İhbar süresi içerisinde, işveren, 14.06.2012 tarihli fesih bildirimiyle davacının iş sözleşmesini haklı sebeple ve derhal feshettiğini bildirmiştir. Bu halde, iş sözleşmesinin işverence sona erdirildiği kabul edilerek değerlendirme yapılması gereklidir. Her ne kadar, Dairemizin bozma ilamında, iş sözleşmesinin işçi tarafından emeklilik sebebiyle feshedildiğinin esas alınarak, kıdem tazminatı alacağının hüküm altına alınması gerektiği belirtilmiş ise de, bozma ilamının dosya delil durumu karşısında, maddi hataya dayalı olduğu anlaşılmaktadır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 04.02.1959 tarihli 1957/13 esas ve 1959/5 karar sayılı kararı ile 09.05.1960 tarihli 1960/21 esas ve 1960/9 karar sayılı kararında açıklandığı üzere, Yargıtayca maddi hata sonucu verilen bir karara mahkemece uyulmasına karar verilmesi halinde dahi usulü kazanılmış hak oluşmaz ve Yargıtay’ın hatalı bozma kararından dönülmesi mümkündür.
Diğer taraftan, şu husus da belirtilmelidir ki; davacının görevi gereği işverenin işlerini yürütmesi için kendisine verilen bilgisayar üzerinde davalı şirketin inceleme yaptırdığı anlaşılmaktadır. İşverenin kendisine ait bilgisayar ve elektronik posta adresleri ile bu adreslere gelen elektronik postaları her zaman denetleme yetkisi bulunmaktadır (Yargıtay 22. HUKUK DAİRESİ’nin 10.03.2015 tarih ve 2013/36288 esas, 2015/9548 karar sayılı emsal içtihadı). Kaldı ki, davacı işçinin özel işleri için işverenin izni olmadan bilgisayarı kullanması kabul edilemez. Bu sebeplerle, davalı işverenin bilgisayar verilerine delil olarak dayanmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında varılan neticede, mahkemece, ceza dava dosyası da celp edilerek, aralarında haksız rekabet (ticaret hukuku) ve bilgi işlem alanında uzman bilirkişilerin de bulunduğu bilirkişi kurulundan rapor alınmalı, dosyadaki tüm bilgi ve belgeler değerlendirmeye tabi tutularak sonuca göre karar verilmelidir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, davalı yararına takdir edilen 1.350,00 TL duruşma vekalet ücretinin karşı tarafa yükletilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 03.05.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

http://www.gunes-gunes.av.tr/haber/iscinin-ozel-isleri-icin-isverenin-izni-olmadan-bilgisayari-kullanmasi

Kaynak: wwwhukukihabernet